Ufak bir; “Demirkubuz Sineması”

Demirkubuz ve kafka ilişkisiyle ilgili bir tezim var ve evet “Kafka” benim hüsnü kuruntum olsun, ama sonuna kadar da savunurum Demirkubuz Sinemasının Dostoyevski kadar Kafka’dan da izler taşıdığını. Nedeyden mi bahsediyorum ? Dostoyevski-Demirkubuz ilişkisi kadar bariz olmasa da, Kafka-Demizkubuz ilişkisinden. Dostoyevski, Demizkubuz filmlerinin genel temasını oluştururken, Kafka arka tarafta bir fon teşkil eder bana göre, ve bence Kafka daha önemlidir bu noktada. Hem Nuri Bilge Ceylan filmlerinde de benzer biçimde yoğun Dostoyevski etkisi vardır ama o hep arka fonda bırakır bunu, belli etmez  ve işte bu en sevdiğim yanıdır sinemanın..
Demirkubuz zaten edebiyat menşeili yönetmenlerden biri, hepimizin belleklerinde yer etmiş o portreleri, filmde gösteriliyor olması bende açıkçası bir soğukluk yaratıyor. Uyarlamaları ve tüm filme yansıyan genel işleyişleri hiçbir zaman başarılı bulmam. Benim kafamdaki hayal dünyasının üzerine konan her tuğla çarpık kentleşme, kaçak bina, gecekondudur. Ya da okuyacak olduğum şeyi yaratmama izin vermez, hazır sahneler canlanır hep gözümde.

Zaten başka yazar yokmuş gibi döndürüp dolaştırıp Dostoyevski sunuyor olmasına da pek anlam veremiyorum, bu da zaten “Demirkubuz Sineması” dediğimiz olguyu oluşturuyor. Kendini tekrar eden bir sinema. Dostoyevski’nin sinemada araç haline gelmesi kanımca yönetmen için büyük bir eksi. Dostoyevski sinemanın tamamını değil, güzel bir anlatım sonucu, vurucu etki yaratacak fon olarak kullanılmalı. Bana göre Nuri Bilge Ceylan bunu güzel bir şekilde isimlerden birisi, Demirkubuz’da ise ben “Kafka” kırıntılarını görüyorum bu noktada ve benim açımdan “Demirkubuz Sineması”, “Kafka” üzerine kurulu oluyor. Tabii güzellik bakımından.

Nuri bilge ceylan ise kendi hikayelerinde fon olarak veriyor Dostoyevski’yi, ki bu da aslında onu daha çekici kılıyor Demirkubuz’a göre. Tabii şimdi ”hep Dostoyevski, hep dostoyevski, o zaman ‘Yazgı’ ne oluyor ?” gibi bir sonuç çıkmasın, “Yazgı filmi de Camus’nün Yabancısı” diyecek olursanız, bence o bir uyarlama olarak oldukça vasat bir “Haneke” özentisidir.

Yazgı, Masumiyet ve Kader, bunlar hep kendi içinde “Kafka” izleri taşır. En basitinden Kafka’nın Dava’sındaki çıkışsızlık, Musa’nın da hayatının bir parçasıdır. Karakter-fon olayı tam olarak böyle bir şey. Karakter olarak Kafka’nın böceğe dönüşen kahramanı “Gregor Samsa” demek istiyorum, yabancılaşmanın zirvelerinden birisidir ve bu Demirkubuz sinemasında paralellik yaratır. Fon olarak Kafka’daki o rahatsız edicilik. Bu tabii, aynı zaman da “Haneke Sinemasında da bulunan bir özellik.
Sonra insanın kendini adalete karşı kapatma veya bundan kaçma lüksü yoktur. Buna çalışsa bile o ‘bürokrasi’ dediğimiz o kavram, insanı bulur ve edilgenleştirir. Bu açıdan baktığımız da Demirkubuz’un kapıları Kafka’nın kapılarını anımsatıyor. Şato’nun hiç girilemeyen kapılarını. Tabii bu kapılar bazılarına göre ise umudu simgeliyor.

Ve varoluşçuk, yine zeki demirkubuz’un sinemasında önemli bir nokta, aslında varoluşçuk izlerine Kafka’da, Camus’da ve Dostoyevski’de rastlıyoruz. Bu da bizi Demirkubuz’un katıksız “Edebiyat Sineması” yaptığı sonucuna götürüyor.

Not: Yazı balkabagikralisakir tarafından kaleme alınmıştır.