Solaris Dosyası


Aylin Solakoğlu
30 Haziran 2011

Malumunuz, şu sinema denen sanat dalında hep bir diğer disiplinlerle çatışma, karşılaştırılma vardır. Sinemanın başlangıcında tiyatro ile sonrasında edebiyat ile süre gelen bu kardeşlik, zaman zaman habil ile kabil hikayesine döndürülmeye çalışılsa da, sanat denen şeyin tümvarımda disiplinlerin buluşması olduğunu unutulmamalıdır dedikten sonra, bir ödev dahilinde üzerinde bir süredir çalıştığım edebiyat-sinema örneklerinden birini burada yayınlayayım dedim. Ve bitabii konumuz bilimkurgu üstadımız Lem ve sinema üstadımız Tarkovski.

 

Solaris Kitabı Üzerine

Solaris kitabı üzerine konuşmaya başlamadan önce kitabın yazarı Stanislaw Lem ve onun hayatı üzerine, onu Solaris’i yazmaya iten koşullar üzerine düşünmekte ve konuşmakta yarar var. Stanislaw Lem, doğu bloğunun önemli bilimkurgu yazarlarından biridir, hatta düşünsel bilimkurgunun en önemli ismi ve günümüzün bilimkurgu film ve edebiyat disiplinlerinin ilham aldığı kişidir. 1955 yılında yayımlanan ilk bilimkurgu kitabı ‘’Astronauts’’ dan itibaren soğuk savaş döneminin de yazarı olmasının etkisiyle kitaplarında; toplumsal yapının ve soğuk savaş dönemi ülkelerinin eleştirilerini yoğun bir şekilde alt metin olarak görürüz.  Akademik alandaki bilgisinin bir yansıması olarak, ayrıntılı bir şekilde tasvir ettiği hayali dünyasının içinde;  felsefi tartışmalar, psikolojik durumlar ironik bir şekilde kendine yer bulur. Eserlerini yazdığı dönemde doğu bloku ülkelerinden Rusya uzay bilimleri alanında Amerika Birleşik Devletleri ile bir yarış içindeydi ve bu yarışın devlet adamları üzerinde yarattığı baskı Lem’in dikkatinden kaçmamıştı. Yaşadığı dönemin topluma etkileri üzerinde kafa yoran Lem, bunu eserlerine adeta bir toplum bilimci gibi uygulamıştır. Carl Tighe’nin Solaris kitabının son sözünde Lem’i şu sözlerle anlatılır:

‘’Lem, savaş öncesi ‘’kapitalist’’ Polonya, Nazi ve Sovyet işgalleri ve savaş sonrası Polonya deneyimlerinden sonra tüm insan sistemlerinin kırılganlığına ve baskı altındaki insan davranışının tahmin edilemezliğine tamamen ikna olmuş durumdaydı. Bunlar, hayatı boyunca sürekli dönüp dolaşıp tekrardan ele aldığı iki tespittir.’’

Tıpkı diğer kitapları gibi Solaris de salt bir bilimkurgudan daha fazlasıdır. Düşünsel bir yapının üstüne kurulmuş kurgusu, kitaptaki her cümlesi ile okuyana hayal gücünün engin sınırsızlığını tanır. İnsanın toplumsal düzen içindeki rolünden ve algısından; dini ve öğretile gelmiş kalıplarına kadar her durumu, düşünceyi sorgular. Bunu yaparken ironiyi ve bilimkurgu öğelerini kullanarak, okuyanın felsefi cümleler havuzunda kaybolmamasını sağlar.

Solaris’in başlangıç noktası asıl olarak varoluştan başlar. Çünkü bütün soruların kaynağı orasıdır, bütün soruların cevabının orada olması gibi.  Lem’in 1961 yılında yayımlanan Solaris’i; dünyadan uzakta bir gezegendir ve bu gezegenin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda bilimadamları, Solaris’i anlamak ve insanlığa katkı sağlamak adına türlü deneyler yaparlar. Solaris’i keşif ile ortaya çıkan çeşitli doğaüstü olaylar karşısında, insanın hayal gücü ve vicdan muhasebeleri hem psikolojik hem de felsefi boyutlarda, belli bir grup üzerinden, toplumsal bir çıkarım yapabilecek şekilde kurgulanır.

Kitabın kahramanı psikolog Kris Kelvin’in Solaris’i ziyaretiyle, Solaris’teki garip olaylar gün yüzüne çıkmış olsa da, bu olayların sebepleri ve sonuçları hiçbir zaman bulunamaz. Lem’in kitaptaki kahramanları, ulvi bir görev peşinde koşan ve insanlığa yapacakları katkıları önemseyen fakat toplum içinde kendisine ve diğerlerine yabancı kalmış bireylerdir. Bu yabancılık, karakterlerinin zayıf noktalarını ve utanç verici anlarını birbirlerinden saklamasına ve paylaşıma kapalı olmalarına neden olur. Psikolog Kelvin’in Solaris yörüngesinde bulunan uzay gemisine neler olup bittiğini öğrenmek için gönderilmesiyle, kitabın seyri de Kelvin’in bilinçaltına doğru yönelir. Gezegen, uzay gemisindeki her insanın bilinçaltında yatan duygulardan beslenerek, onlara insan görünümünde canlılar-ziyaretçiler- gönderir. Kelvin’e ise ölmüş karısı Rheya gelir. Bu dönemden sonra Kelvin gerek Rheya ile olan ilişkisinde ve onun gerçekte ne olduğunu anlama sürecinde, gerek uzay gemisindeki diğer kişiler ile ne yapabileceklerini konuştukları ve çözümler aradıkları toplantılarda, Solaris’i yavaş yavaş anlamaya başlar. Lakin bu anlama süreci, bütünsel olarak Solaris’in insanlar üzerindeki açık zaferinden sonra gerçekleşmiş olur.

İnsan zihninin algılama yetisinin sınırlı olduğundan ve ahlaki ilerlemedeki sıçrayışın insan için kolay olmadığı sonucunu çıkarabileceğimiz kitapta, karakterler detaylı bir şekilde derinleştirilmemiş olsa dahi kurgu ile genel hikâye beslenmiştir. Kelvin’in eşi Rheya ile arasındaki ilişkinin dünyevi tarafının ya da uzay gemisinde yaşayan diğer insanların, önceki ve o anki karakteristik özelliklerinin okuyana detaylı bir şekilde sunulmamış olması, Solaris’in onların bilinçaltıyla oynadığı oyunda okuyana, -nesirler dâhilinde- sınırsız bir hayal gücü sağlar.

Ana olarak, Lem’in anlatmak istediği metafizik konular dahilindeki tanrı kavramı; Solaris gibi diğer tüm gezegenlerden farklı olan ve insan algısının ötesinde bir obje ile sorgulanırken, tanrının varlığının sebebi ve bu varlığın insanlar üzerinde yarattığı etki farklı olaylarla değerlendirilir. Özellikle Dünya’da Solaris’e gösterilen ilgi ve yıllar süren araştırmaların sonucunda, uzay gemisinde gerçekleşen doğaüstü olayların etkisinde kalan bilim adamlarının neden Dünya’ya dönmedikleri ya da Solaris’in neden bilim adamlarının karşısına yanılsamalar çıkardığı kitap boyunca cevabı aranan sorulardan bazılarıdır. İnsanın maddesel bir canlı olup, fizik yasalarına bağlı olduğu ve fizik ötesi olayları anlamadaki noksanlığı, beyinde oluşan binlerce cevapsız sorunun da nedenidir. Kelvin’in Rheya’yı amansız bekleyişi, kitabın zaman ve unutmak kavramlarını tanrı motifi ile işlemesi, ucu açık bir son verir okuyana. Kelvin’nin de kitabın sonunda dediği gibi ‘’…amansız mucizeler çağının hala geçmediği inancında direniyordum…’’

Lem’in Solaris’i, varoluşu sorgularken onu etkileyen etmenleri gösteren ve hem toplumsal hem de siyasal imalarda bulunan bir kitaptır.

 

Tarkovski Uyarlaması Üzerine

Tarkovski’i 1970 yılında yaptığı bir röportajda neden Solaris’i filme aldığını şu sözlerle açıklar: ’’Her şeye rağmen son noktaya kadar giden bir kahramana ilgi duyuyorum. Çünkü ancak böyle bir insan zafer kazandığını iddia edebilir.’’

Yönetmenin 1972 yılında kameraya aldığı bu edebiyat uyarlamasından önce, çektiği uzun metrajlı iki filminden; İvan ve Andrey’de de benzer bir ana karakter çizgisi görürüz. Kendi güvenliklerini hiçe sayarak, her şeyi yapan, ahlaki olarak kendini sorgulayan, kaderleri ve istekleri arasında kalmış bu karakterler, Tarkovski’nin anlatmak istediği; bireyin kendiyle olan mücadelesini, engel tanımazlığını, hem inanç hem de ahlaki olarak dönüşümlerini simgeler.

Tarkovski’nin Solaris’ini izlediğimizde, kitaba göre pek çok farklılık karşımıza çıkar. Bunda yönetmenin birçok kez söylediği gibi edebiyat eserlerini filme uygulama aşamasında karşılaştığı zorluklar ana etkendir. Sahnelerin detaylandırılması, nesirlerden görüntüye aktarılması ne kadar ayrıntılı olursa olsun, izleyici kendi hayal dünyasını inşa eder ve bu dünya çerçevesinde filmi algılayıp, analiz edebilir. Tarkovski’nin bu filmde yaptığı, Solaris kitabını kendi algı süzgecinden geçirip, kendisinde yarattığı görüntüleri perdeye aktarmak olmuştur. Filmin eleştirisine başlamadan önce edebiyat-film disiplinleri arasındaki ilişkiyi bu açıdan ele alabilmeli ve yönetmenin amacının kitabın bir yanılsamasını sunmak olmadığını anlamalıyız.

Filmin kurgusundan itibaren başlayan farklılıklar, özellikle Tarkovski’nin tanrı ve inanç olgusundan uzaklaşması, kitabın çözümlemesini; devlet, aile ilişkileri üzerinden hikâyeleştirmesine neden oluyor. Ana olarak bu farklılıkla başlayan kitapta; uzun doğa sahnelerine, izleyiciye tanınan düşünme süreçlerine özellikle filmin ilk yarısında sıkça yer veriliyor. Filmin başında bilim adamı ve zamanında Solaris’te bulunmuş Berton’un, Kelvin’i uyarmak için gittiği evinde geçen konuşmalar ile izleyiciye bir hazırlık aşaması tanıyan yönetmen, kitabı okumamış izleyiciler için bir nevi Solaris’i tanıtıyor ve izleyene yol gösteriyor. Berton’un konuşmasından sonra Solaris’e giden psikolog Kelvin üzerinden hikâye şekillendiriliyor.

İstasyonda yaşayan üç kişinin bilgisini alarak Solaris’e giden Kelvin, gerçekte geriye iki kişinin kaldığını öğrenirken, diğer bilim adamları Sartorius ve Snaut’un tuhaf davranışları dikkatini çekiyor. Ne zamanki eski karısı Hari Kelvin’i ziyaret ediyor, pek çok soru işareti de Kelvin için giderilmiş oluyor.

-Bu aşamadan sonra filmin seyri manevi bir yöne doğru ilerler.-

Kelvin’in karısının ölümünden duyduğu pişmanlık ve utanç, aynı zamanda hissettiği aşk, yönetmenin vurgulamak istediği vicdan, sevgi kavramları üzerinden şekillenir. Filmin ikinci yarısında da yönetmenin müdahalesi olan farklılıklar göze çarpar. Özellikle kitapta uzun bir sürece yayılmış; Kelvin, Hari ve diğer bilim adamları arasındaki ilişkiler ve olaylar, filmde birkaç durum üzerinden anlatılmış, keza Kelvin’in Hari’ye izlettiği video ve videodaki çocuk, yönetmenin üstünde durduğu aile kavramına vurgu yaparken, kitapta buna dair herhangi bir bilgiye rastlamıyoruz.

Karakterlerin gelişimi ise, kitaba göre oldukça yüzeysel kalıyor. Ancak Kelvin ile ilgili sahnelerde diğer iki bilim adamını tanıma şansına erişiyoruz. Snout’un özellikle diyaloglarından, karakterine ve ruh haline dair ipuçları yakalayabilirken, Sartorius’un şüpheli davranışları kendini ele veriyor. Özellikle filmde Snout’un ‘’biz yeni dünyalar keşfetmek istemiyoruz, kendi dünyamızın sınırlarını genişletmek istiyoruz, aradığımız şey bir ayna’’ sözleri Solaris’in amacını özetler niteliktedir. Yine Hari’nin Snout’un doğumgününde yaptığı konuşma, kitaba göre uzun ve detaylı durum tasvirlerini, kısa ve net bir şekilde izleyene aktarabilmek adına planlanmış sahnelerden biridir.

Filmde Tolstoy ve Dostoyevski’nin sözlerinden yapılan göndermeler, filmin şiirsel niteliğini güçlendirirken vermek istediği mesajı da ortaya çıkarır. ‘’İnsanın insana ihtiyacı vardır’’. Kelvin, filmin sonlarına doğru insanı ve utancını sorgularken; insanın kurtuluşunun utancında olduğunu söyler. Bunda Hari’nin intiharı ve Kelvin’in içine düştüğü boşluk önemli etkenlerdir. Bir amaç için Solaris’e gönderilmiş Kelvin, hiç ummadığı durumlarla bu gezegende karşılaşır ve gemideki diğer bilim adamlarının aksine, Solaris’i yok etmek için çabalamaz, onu anlamaya çalışır çünkü sevdiği kadını geri kazanmak ister.

Filmin başında ve sonunda Kelvin’in ailesiyle olan ilişkileri, kitabın aksine Tarkovski’nin öznel finalidir ve baba-oğul arasındaki uzlaşmanın sonucu olarak perdeye yansır. Yoksa bu uzlaşma sadece Solaris’in, Kelvin’in bilinçaltıyla oynadığı bir diğer oyun mudur?

Filmin benim için özel iki sahnesi vardır. Bunlardan birincisi, filmin ilk bölümünde yer alan araba-yol sahnesidir. Berton’un evden ayrıldıktan sonra arabada çocuğuyla geçen sahnede, uzun siyah beyaz yol çekimleri bir nevi izleyici için bir sabır ölçme aracıdır. Diğer bir açıdan, hem araba içi hem araba dışı çekimlerle yapılan bu yolculuk, izleyiciye hemen kendisinden önce gelen sahnede bahsi geçen ve anlatılan Solaris’i düşünme, kavrama ve izleyicinin de kendini bu yolculuğa hazırlaması şeklinde yorumlanabilir. Bir diğer sahne ise filmin finalidir. Finalde herkes Kelvin’in ne yapacağını merak eder. İstasyondaki bilim adamları dünyaya geri dönmesini söylerken, o Solaris’te Hari’yi mi bekleyecektir?  Tüm bu bilinmezlik içinde, kamera Kelvin’den başlayarak, filmin başındaki baba evine dönmüş olur, evin dışından içerisini gözetleyen kamera, baba figürüyle karşılaşır ve izleyici baba-oğul buluşmasını izlerken, kamera yavaş yavaş yukarı doğru hareket ederek, asıl gerçeği izleyiciye gösterir.

Filmin genelinde uzun sahne çekimlerine yer verilmiş. Kameranın çok fazla hareketli olmaması, bir bilimkurgu filminde izleyici için garipsenebilecek bir durumdur. Lakin felsefi yoğunluktaki bir film için kameranın az hareketi, izleyicinin bir göz gibi hareket edip, doğallığı yakalamasını sağlar. Bu nedenle Tarkovski ustanın filmlerini eleştirebilecek bir yapıda kendimi göremem.

Tarkovski’nin Solaris’i, Lem tarafından izlendikten sonra beğenilmemiş ve Lem kitabın Tarkovski’nin fikirleri için bir bahane olduğunu söylemiştir. Keza Tarkovski de Lem’den gerçek bir kozmik yolculuğun olmadığı bir film çekmek için izin istemiş, lakin Lem de bunu kabul etmemiştir. Sonuç olarak, ortak bir hikâye üzerinden farklı fikirleri savunan, benzer ama birbirinin aynası olmamış iki sanat eseri ortaya çıkmıştır.

 

Ve Soderbergh Uyarlaması Üzerine

Soderbergh’in 2002 yılındaki Solaris uyarlaması, Lem’in kitabından çok Tarkovsky’nin Solaris’ine hitaben yapılmış bir film gibidir. Özellikle Lem’in kitabındaki insan-tanrı kavramı, Soderbergh uyarlamasında daha popüler bir öğe olan aşk konusundaki uzlaşmaya yönelik olmuştur. Bu bakımdan, doğu bloğunun bilimkurgusu olan Solaris, bu yapımda tamamıyla batı kültürü altında yıpranmış, değersizleşmiş ve kapitalist öğelere boğulmuştur.

Filmin genel kurgusunda, Kelvin ile Rheya’nın tanışmasını, ilişkilerini flashbacklerle anlatarak, orijinal kitabın kurgusuna sadık kalmadığı gibi, kendi oluşturduğu bu yeni kurguda hiçbir özgünlük yakalayamamıştır. Kitabın genel karakterlerine de sadık kalmayan yönetmen, bilim adamlarında değişlik yapmış, yine de karakter derinleştirilmesinde başarılı olamamıştır. Film için gayet yüksek bütçe ayrılmasına, bir bilimkurgu filmine yakışır atmosfer ve sahne dizaynı yapılmasına rağmen, düşünsel boyutu bu denli yoğun bir filmin altından ne oyuncular ne de yönetmen kalkamamıştır.

Özellikle yan oyunculukların zayıflığı, hikâyenin inandırıcılığını azaltırken, filmin sonundaki Solaris ile Kelvin’in buluşması, basit ve zekâdan yoksun bir şekilde bağlanmıştır. Bu da filmin doğallığının, yapısının bozulmasına neden olmaktadır. Çekim olarak hızlı ve kısa sahneler ile dinamik bir yapı elde edilmek istendiği söylenebilir, lakin bunu kurguyla birleştirince ortaya oldukça karışık ve bazı parçaları unutulmuş bir yap-boz görüntüsü çıktığını söyleyebiliriz.

Filmin genel olarak süresinin kısalığı da böylesine yoğun bir hikâyenin aktarılması açısından dezavantaj olarak görülebilir, özellikle finalin bağlandığı sahneler, yukarıda da bahsettiğim gibi film hakkındaki olumsuz eleştirileri haklı çıkartıyor.

Soderbergh’in Solaris’i, özellikle Tarkovski’nin filmiyle karşılaştırıldığında anlatmak istediğini anlatamamış, kitabın ağırlığını kaldıramamış bir film olmuştur.

Aylin Solakoğlu

http://twitter.com/#!/AylinSol