Sinepop’a Veda Ederken…

Kaan Karsan
Kaan Karsan
30 Kasım 2012

İstiklal Caddesi başka bir şeye dönüştürülmeye başlandığından beri yürürlüğe giren senaryo, birer birer yeni kara haberlerle gündeme düşüyor. 30 Kasım 2012’de sabahı Sinepop Sineması üzücü -lakin ne hikmetse beklenen- bir haberle kepenk indirdiğini açıkladı. Uzun bir süredir bomboş salonlara oynayan ve ‘güncel’ dahi olamayan Sinepop, sadece kendini değil bütün meseleyi temsil ediyor aslında. Zira ne Sinepop’un ne de bir süre önce kapanan Alkazar’ın teknik olarak iyi addedilebilecek özelliklere sahip olduklarından, perdedeki filmleri hak ettikleri gibi yansıttıklarından dem vurmamız pek de mümkün değildi. Gelgelelim, mesele de bu değildi. Mevzu şu ki, sinema her sinema seyircisinin benliğinde anılarıyla var olan bir sanat dalı. Yıkılan, kaybolan, eksilen ise o kimisine göre ‘pespaye’ olan, o sinema salonlarıyla birlikte yitip giden anılar. Oysa fark edilmesi gereken şu ki, Sinepop kapanalı çok uzun bir süre olmuştu, Sinepop siz orada en son ne zaman film izlediyseniz, o gün kapanmıştı.

Sinepop, şu an kendisi için ağıt yakanlar başta olmak üzere kimselere bilet satamıyordu bir süredir. Ancak bu, gidip de o bileti almayanların suçu değildi. Şu an ‘sinemaya gitme kültürü’ne hakim olan bir yönlendirme sistemi var. Bu yönlendirme sistemi, sinemayı yeniden tanımlamaya ve kendince modernize etmeye çabalıyor. Sinemanın tanımı ‘hava yağmurlu olduğu takdirde gidilen yer’e evrildiği ölçüde mevzunun ana karakteri de değişiyor.  Eski, nostaljik ancak yetersiz sinema salonlarının, hele ki para da kazanmıyolar iken- sermayenin karşısında durmak gibi bir şansları yok. Kısacası beşeri bir Türkiye gerçeği, başka bir şeyi değil; sadece kendi varlığını ispatlıyor.

Durum üzücü ama kesinlikle şaşırtıcı değil. ‘Orada bir Sinepop var uzakta, gitmesek de, kalmasak da…’ diyerek güzel anılar yaşatılamıyor. Yıkıma engel olmak için, dozerlerin arkasından kovalamak yerine önünde dikilmek gerekiyor. Sahiplenmek kötü bir şey değil; ancak hep yanlış yöntemlerle, gecikmelerle aktif oluyor. Kapısı yağ kokusu yerine sokağa açılan sinemalar böylece birer birer tüketiliyor. Sinepop ve türevi sinema salonlarını yaşatabilmek için, onlara da, paranın karşısında dövüşebilecekleri, adil bir ortam hazırlamak gerekiyor.

Son gelen güncellemelere göre İstiklal Caddesi’ndeki öz-sinemalardan geriye CineMajestik, Beyoğlu ve Atlas kaldı. Beyoğlu Sineması, entelektüel kitle tarafından, yaşaması için ısrarlı bir şekilde savunuluyor. Emek’in durumu kronik bilinmezliğini muhafaza ediyor. Diğer yandan tekelleşen sinema, hangi filmlerin gösterileceğini, hangi filmlerin kenara bırakılacağını kendi başına seçiyor. ‘Arthouse’ sinema kültürü yok oluyor.  Kapatılan sinemalar da ölünce kıymete binen eski şöhretliler gibi anı tazeletici, kısa bir etki yaratıyorlar.

Bolca konuşulan ‘sermaye’ ve ‘dönüştürme’ operasyonundan bir kez daha benzer cümlelerle bahsedip can sıkıcı olmaya gerek yok. Zira Türkiye’deki sinema salonlarının yaşadığı  ‘modern ile nostaljik’ arasındaki çatışmadan, ‘tüketim ile tükenim’ arasındaki yakınlaşmadan halen haberdar olmayan varsa, o kişi ortalama bir sinema izleyicisi bile değildir. Halbuki bizim de tam olarak buna ihtiyacımız var: Ortalama sinema izleyicisi… Duymadınız mı, hiçbir festivalden eli boş dönmeyen Tepenin Ardı filmi Aralık’ta sadece yedi sinema salonunda vizyona giriyor. Bize kolayca yönlendirilen seyirci değil; talepkar seyirci gerekiyor.

Not: Beyoğlu Sineması, bir şekilde sonunu getirebileceğini umduğumuz yokuşta, ‘takibi şart’ bir gösterim programıyla yoluna devam ediyor:

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter