Sinemada S,S,G: Ses, Senaryo, Görüntü

“Laterna Magica”, bu öbeğin anlamını bilenler için nasıl bir tesiri olduğunu tahmin etmek güç değil. Milattan evvel yirmi binli yıllara gitmeliyiz öncelikle. İspanya Altamira Mağarası veya Fransa Lascaux. Bizlere kaba tabir etkisi yaratan ancak onların iltifat olarak algılayacağı “mağara adamları” duvarları tual olarak kullanarak birilerine bir şeyler göstermek istiyorlardı. Belki de hayvansal düşünüşleriyle kur yapmaktan dahası değildi yapmış oldukları lakin işte orada bir boğanın resmi.

Görüntü, sesten önce gelir. Genel kabul edilen teorilerde ilk insanın konuşma yetisinin olmadığı buna mukabil kimi teoride Güneş’e bakıp homurtu, mırıltı karışımı ses çıkardığı (“a” sesi odaklı) tahmin edilmekte. Milat yaklaştıkça savaşmak dışında sözde gelişkinleşen insanoğlu gösteriyi ve gösteri unsurlarını kültürel hayata katmış oluyordu. Özellikle Yunan, Roma dönemlerinde agoralardaki, forumlardaki toplu eğlencelerde ya da tiyatro veya odeonlardaki canlandırmalarda senaryo, ses, görüntü unsurları kurgulanmış olarak kullanılıyordu. En temel etken dediğimiz görüntü, insan fizyolojisiyle gayet izah edilebilir. Enerjinin büyük bir kısmı görmek için harcanır, aynı şekilde diğer duyu organlarının yitirilmesi bir ölçüde kabul edilebilir de olsa gözlerin kaybı büyük ölçekte travmatik etkiye sebep olabilir. Moda, tiyatro, sinema, edebiyat alternatif metotları çıkmış dahi olsa işlevini yitirmemiş göze sahip kişilere endeksli üretilmekte. Yine geriye, orta çağ sonrasına gidelim. Avrupa’nın baskıcı anlayışının, hakimiyetini yitirdiği zamanlar. Rönesans… Etkisine bakıldığında Antik Yunan ile birlikte en büyük kültürel olay. Özellikle 15. yüz yılla birlikte resim sanatının gelişimi inanılmaz boyutlarda oluyor. Işığın kullanımı, perspektif, anlatım dili, renklerin ahengi ve daha nice özelliğiyle sipariş üzerine de olsa büyük sanat eserleri yapılıyor. O dönemde kimi sanatçıların kullandığı bir alet var: “Camera Obscura”. Kullanım amacı daha sonradan bu cihazdan esinlenilen ilk fotoğraf makinelerine-küçükken çizgi filmlerde hani o Bugs Bunny’nin, Saftirik Elmer’ın fotoğrafını çektiği makinelere benziyor. Ressam odaklandığı ve çizimini yapacağı alanı daha verimli çizmek amacıyla bu cihazı kullanmaktaydı.

Sinema, aydınlanma çağının sonlarında çeşitli ayna, ışık, gölge oyunlarından yapılan nesnelerdeki devinimsel görüntülerle
(motion picture) geleceğini belirtmiş bunu da fotoğrafın keşfiyle olanaklı kılmış önce Edison ardından Lumiere kardeşlerin fotoğraf karelerini serimli olarak bağlamasıyla gerçeğe dönüştürmüştür. Tabii köken olarak sinematografi Yunan dilinden gelse de sinema yaygın olarak sinemanın gösterim yeri gibi anlamlara karşılık gelmeye başlamıştır.

Görüntünün ehemmiyeti ve elzemliğinden bahsettik, bebeklikten ölüme kadar en önemli mevzu, sinemayı sinema yapan yegane unsur görüntü. İşte burada yegane unsur oluşunu göreceğiz. İlk filmlerde ne ses ne de senaryo mevcut. Fabrikadan Çıkan İşçiler’in çekildiği meşhur çekimde kurgu üzerine bir şey yok ve görüntü işlevsel bir yönde ya da harekete geçirici bir özellikte değil sadece görüntü. Ancak kurgunun esaslarının oluşmaya başladığı noktadan itibaren bir hırsızlığın anlatıldığı filme yahut ilk fantastik unsurlu diyebileceğimiz Ay’a Seyahat türevi konuların işlendiği filmler işe senaryoyu katıyordu. Tiyatro zaten ezelden var olmasıyla sinemanın ilk yardımcılarından birisi olmaktaydı. Senaryo ve görüntü birleşmesiyle artık seyirci hükümdarın yürüyüşü yerine kitap sayfalarının canlandırılmış halini görüp bu büyüye inanmayı istiyordu. Öyle ki Charlie Chaplin’in yapmış oldukları,  günümüzdeki etkisi o zamanki çılgınlık bunu göstermekte. Ancak hala bir etmen eksik idi: Ses…

Sinema dışında bakarsak, ilk ses kaydının Fransa’da bir balmumu üzerine is ile yapılan kayıt olduğu tahmin ediliyor, bunun yanında bir kağıt üzerine yapılan ses kaydında da insan sesleri duyulmakta.

Teknolojinin “Tesla” gibi bir dahinin var olmasıyla inanılmaz boyutlarda ivmelenmesi aşikar. Bağlantılı yahut değil, lakin 1920’li yılların sonunda ses başta amatörce ve başarısız denemelerden sonra nihayet sağlam bir filmle sinemaya giriyordu. Bunun iyi, yeni bir gelişme olduğunu düşünenler kadar sinemanın gerçek gücünü, ses yardımı olmaksızın sağladığını düşünenler de az değildi. Ses üzerine ilk makalelerde yönetmenlerin ve eleştirmenlerin değindiği ortak noktaysa ses kullanılacaksa dahi bunun doğru kullanımı. Dramatik etkiye katkısı bulunan bir ses işlevseldir. Bunun yanında kirlilikten ya da filmi kurtarmak maksatlı kullanılan müzik, efekt vb ise sessiz filmi savunan yönetmenlerin dediği gibi sinema karmasına aykırı.

Foley, sesin kullanılışının sadece diyalog dublajdan ibaret olmadığını, filmimiz ister kurgu ister belgesel olsun inandırıcılığını arttırmaya katkısı olduğunu gösterdi. Bezeli efektlerse sinema yapıtının görüntü başta olmak üzere senaryo ve ses koalisyonunda bütüncül bir yapıt oluşturmaya yaramakta. Günümüz sinemasında hangi etmenin daha önemli olduğunu söylemek güç. Bunun yerine kollektif biçimle sinema unsurlarının uyumu dile getirilmeli. Bir senaryonuz yoksa ve özellikle deneysel bir amaca hizmet etmiyorsa çektikleriniz boştur. Tesadüf eseri yaptığınız işler sizi bir sonraki adıma götürmeyecek aksine köreltecektir. Senaryonun mikrokozmoz olduğu sinema, alıcıya aktarılıp görselliğe kavuşunca geriye ses ihtiyacı kalıyor. Bunun da verimli olarak sağlanmasıyla ortaya subjektif olarak bir eser ortaya çıkar. Her sinemacı “ses, senaryo, görüntü” gerekliliğini titizlikle ve bilinçle idrak etmek durumundadır. Bunu ve sinema için gerekli tüm bileşenleri ahenk ile gerçekleştirenler evrensellik ödülüne hak kazanacaklardır.

Not: Yazı, nihilist nihilim demez herkes kaka yapar tarafından kaleme alınmıştır.