Simurg (2011): Acıların Aynası

Kaan Karsan
Kaan Karsan
27 Kasım 2012

Simurg’un henüz gösterime girmeden boğazımızda düğümlenmesinin muhtelif sebepleri var. Adına ‘aktüellik’ denilen mefhum sayesinde bu sebeplerin en kolay dile gelecek olanı ölüm oruçlarının yeniden baş gösterdiği ve çeşitli mercilerden biraz olsun ‘insanlık’ ve ‘vicdan’ arz ettiği, takvimin bugünü de işaret eden yaprakları… Hâlbuki Simurg, Adana’da Altın Koza’da galasını yapalı ve neredeyse ‘ironik’ olarak kabul edebileceğimiz bir şekilde ‘halk ödülü’nü alalı bir süreyi aşkın bir zaman geçti. Bazı sosyal ve politik gerçekleri gün yüzüne çıkaran bir filmin ‘seyirci ödülü’ alması ve halk nezdinde takdir görmesi umut vericiyken ‘seyirci’nin hiçbir zaman değişmeyen bu duruma halen ‘seyirci’ kalması da bir o kadar umut karıcı. Lakin bu başka bir yazının mevzusu…

Simurg’un derdi, tasası bazen ölüme koşut gidercesine susturduğu; bazen ise hayatın alışılmadık sakilliğinde konuşturduğu birkaç insanı: Refik, Cafer, Çiğdem, Hüseyin Muharrem, Ali Ekber ve Delil… 1996’da F-tipi cezaevlerinin insafsız yapılandırılmasına karşı, hayat için, ölüme doğru tehlikeli bir yola giriyorlar ve ‘ya insanlık ya ölüm’ diyorlar. Bu 69 gün süren ağır açlık grevinin geri dönüşü, adına Wernicke Korsakoff denilen bir hastalığın üzerinden oluyor. Hafıza kaybı, denge bozuklukları, konuşma zorlukları, yani, bedenin büsbütün kontrolden çıkması…

Belgeselin yönetmeni Ruhi Karadağ, daha önce girilmekten şiddetle kaçınılan bir mayınlı bölgeye gerçeklerin türettiği tanıklarla atılıyor. Bu bakımdan belgesel, her şeyden önce, ele aldığı konuyla mühim bir yerde konumlanıyor. 1996’dan başlayıp ‘hayata dönüş operasyonu’ kisvesi altında gizlenen katliama kadar geçen süreci, anılarla ve acılarla perdeye taşıyor. Yönetmenin girmek istediği bu yolun başında önünde beliren iki seçenek ise fazlasıyla dikkat çekici ve meselenin tüm çehresini değiştirecek türden. Bu seçeneklerden birincisi, meseleyi politika odaklı bir açıdan ele alıp ‘karakterler’ üzerinden önce toplumsal hafızayı, sonra da toplumsal öfkeyi tetiklemek… Ruhi Karadağ’ın ikinci seçeneği ise karakterlerine başrolü verip, ön planda onların yaşadıkları trajediye odaklanmak ve toplumun filmini bireyin öyküsünden oluşturmak…

Belgeselin tüm izleğini belirleyen bu mühim yol ayrımında Ruhi Karadağ, tercihini ikinci seçenekten yana kullanıyor. Yani, geniş bir perspektif ve düzene çomak sokan bir anlatıdan ziyade, yaşanmış bir gerçekliğin aynasını, pek de sarsmadan tutmayı yeğliyor. Bu sebeple de belgesel, izlediklerimiz sayesinde ihtiyaç duyduğumuz bir ‘öfke’nin tezahüründen çok, bu toplumda yaşayan insanlar olarak çok daha fazla alışık olduğumuz bir duygu olan ‘acıma’ hissine mahal veriyor. Bunu fark ederek en azından karakterlerin dünyalarını daha derinlemesine bir şekilde analiz eden bir dökümanter izleyeceğimizi zannederek ‘birey-otorite’ ilişkisinin daha incelikli deşileceğini zannediyoruz. Lakin bu aşamada da Ruhi Karadağ’ın odağı maalesef ihtiyaç duyduğundan daha dar kalıyor.

Toplum tarihindeki tüm ‘keskin’ politik devinimlerimizden sağılacak acıların haddi hesabı yok. Simurg’un altı başkarakteri de aslında üzerilerinde bir acılar toplumunun simgeselliğini taşıyorlar. Ölüm orucuna dönüşen ‘açlık grevi’ hiç şüphe yok ki ‘makro’ anlamda sorgulanması gereken ve kökenine indikçe, insanoğlunu hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan çığır açıcı tespitlere sürükleyen bir mevzu. Bu bakımdan duruma yalnızca ‘toplumu acılara gark eden’ bir eylem olarak bakmak ‘kısıtlı’ bir anlatı bahşediyor. Simurg’un, genel çerçevesinde, karakterlerini derinleştiren ancak meselesini derinleştirmeyen bir belgesel olduğunu söyleyebiliriz. Kendi sosyal vaziyetimizden hareketle ve tamamen öznel bir şekilde, bu tip bir belgeselin hedefi ilk celsede insanlara, duymaktan pek de hoşlanmadıkları ifadeleri fısıldamak ve mümkünse onları bir ‘acıma’ duygusuna sürüklemekten ziyade ‘rahatsız etmek’  olduğunu söyleyebiliriz. Zira ortada sadece ‘politik’ bir yanlış yok. Ya da başka bir deyişle, her ‘politik’ yanlış, statükodan ve mevcut durumun yarattığı sıradan insandan besleniyor. Simurg buna pek değmeyerek, bazı gerçekleri insanların suratına çarpmaktan imtina ediyor ve sadece belli bir düşünce alanı açacak, belleği titretecek bir ‘temas’ sağlıyor.

Simurg, girdiği mayın tarlasında herhangi bir patlamaya mahal vermeden ‘dikkate değer’ bir belgesel olarak raflardaki yerini alacakmış gibi görünüyor.  Büyük zorluklarla kotarılan belgeselin yaşadığı estetik sıkıntılar ise ‘gerçeklerin’ ürkütücülüğünde kayboluyorlar. Simurg, hedefini tam olarak belirleyemediği için kimi sıkıntılar yaşıyor; ancak kaybettiğimiz hafızamızın ve vicdanımızın tetikleyicisi olabileceği için, ölçülü övgüleri hak ediyor.

(Bu yazı Yer Gösterici dergisinin Kasım 2012 sayısında da yayımlanmıştır.)

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5