Filmlerdeki Unutulmaz Ayna Sahneleri


Aylin Solakoğlu
28 Eylül 2011

Ayna, bireyin kendiyle yüzleşmesini, tanımasını ve her şeyden önemlisi kendisinin farkına varmasını sağlayan bir araç olarak sinemanın ilk zamanlarından itibaren pek çok filmde kullanılan bir obje olmuştur. Çoğunlukla korku filmlerinin değişmez objesi olmakla beraber; insanın kendiyle başbaşa kaldığı o anlarda aslında kendini izleyen ve izlettiren bir araç olarak; seyircinin bilinçaltına yerleşen ve gerilimin baş aktörü olan bir nesnedir. Minimalist sinemanın da zaman zaman yararlandığı bu objeyi en çok psikolojik yönü güçlü ve belli bir bireysel amacı olan filmlere yakıştırırım. Charlie Chaplin‘in 1916 yılında çektiği filmi The Floorwalker filmi asıl olarak ayna sahnelerinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu filmde yer alan aynayı taklit sahnesi bir çok film için çıkış noktası olmuştur.

Ayna sahneleri karakterin içindeki sevgiyi ve öfkeyi ortaya çıkarmaya yarar. Filmin karakteri ayna karşısında olduğunda çoğunlukla kendiyle başbaşadır ve karakterin filmde en açık ve doğal olduğu, olması gerektiği andır, kendisine baktığı an.

Bu sahneler eğer oyunculukla perçinlenirse; izleyenin ayna olmadığını ve karakterle direk olarak duygusal bir iletişime girmediğini kim söyleyebilir? Korku filmleri hariç, kendimce beni etkileyen en iyi 5 ayna sahnesi:

 

1- Taxi driver(1976)

Yönetmenliğini Martin Scorsese ‘in yaptığı kült filmler sınıfında yer alan Taxi Driver‘ın unutulmaz karakteri Travis’in (Robert De Niro) ayna karşısında kendiyle konuştuğu sahne hem zihinlere kazınmış hem de pek çok filmde göndermesi yapılmıştır.

”Are you talking to me?” repliğiyle, kendi kendisine konuşmasına rağmen, içindeki adama silahı doğrultan Travis bir nevi yalnızlığının ortaya çıkardığı diğer kişiliğini de bizlere tanıtır ve kendisinin verdiği bireysel mücadeleye, yavaş yavaş indiği denizin derinliklerine seyirciyi de sürükler.

2-Duck soup(1933)

Marx Brothers‘ların yıldızlaştığı, dönemine göre absürd-anarşist komedinin zirvesinde yer alan film. Günümüze baktığımızda eğer absürd komediden ironiden bahsedebiliyorsak, Marx kardeşlerin bunda rolü yadsınamaz. Film dönemine göre açık ve net eleştirileri ile pek çok kimsenin çekindiği ve gitmek istemediği bir yoldan gitmiştir. Ayna sahnesi ise başta bahsettiğim üzere Charlie Chaplin’in The Floorwalker filminden esinlenilmiş ve unutulmaz sahneler arasında kendine yer bulmuştur.

3-The Lady from Shanghai(1947)

Sherwood King’in kitabından Orson Welles tarafından uyarlanmış Şangaylı Kadın, döneminin olmasa da günümüzün film noir külliyatının önemli eserleri arasında gösterilmektedir.  Filmin artık her yerde anlatılan çekim hikayesinden kısaca söz edersek; Orson Welles, maddi sıkıntılar içinde olduğu bir dönemde para kazanmak adına bir gerilim filmi çekmeye karar verir ve o zamanlar evli olduğu dönemin yıldızı Rita Hayworth‘la beraber filmde oynar. Filmin orjinal versiyonu, günümüzde izlediğimizden gayet farklıdır. Yaklaşık iki saatlik uzunluğu ve müziğin getirdiği gerilim havası, yapımcının elinde tamamen değişip, film noir’in önemli filmlerinden biri oluveriyor. Elbet Welles’in ustaca yönetimi ile çekilen film, Hayworth’un femme fatal rolünü oldukça iyi canlandırmasıyla türünü iyi bir şekilde temsil ediyor. Filmin önemli kısmı ise konumuza uygun olarak ayna bölümüne geçildiği sekans. Yönetmenin dehasına gıpta ettiğiniz ve aynalar karşısında bulunan Elsa-Micheal çiftinin kişilikleri ve duyguları arasında kaldığınız o yegane dakikalar, siz sayın izleyici sizi de o filmin bir karakteri haline getiriyor.

 

4-Angel-A(2005)

Hiç birisi size ”seni seviyorum” dedi mi?

Ya da siz birisine onu sevdiğinizi söylediniz mi?

İnsan kendini sevmeden, başka birini, bir şeyi sevebilir mi? André’nin aradığı da kendi içindeki kendini sevme duygusuydu; gözlerini, burnunu, bakışlarını, bakışlarındaki sıcaklığı sevmek. Ayna insanın kendisini sevmeye başlama noktasıdır, aynadan kaçan birisi nasıl kendini tanıyabilir? Angel-A bize bu soruları belki biraz fantastik ve ruhani bir yoldan sordururken, André’nin ayna karşısında benimle konuşmaya başladığı an; sinemanın da asıl üç,dört, beş… boyutlu olduğu andı. André ayna yerine gözlerime bakıyordu, ben gözlerimi önceleri kaçırıyordum, sonra o ağladı; ben gözlerimi kaçırmadım. Sinemanın büyüsü bu olsa gerek. Bir sahne bir filmi ölümsüz kılmaya yetiyor.

Filmin yönetmeni Luc Besson‘ından ziyade André rölünün kahramanı Jamel Debbouze‘yi kutlamak gerekir, ortaya koyduğu oyunculuk sebebiyle.

5-Hiroshima mon amour(1959)

Fransız yeni dalgasının önemli isimlerinden Alain Resnais‘in en lirik filmlerin biri olan Hiroshima Sevgilim, filmin ana karakteri olan fransız aktristin ayna karşısında yaptığı monologla izleyicinin algılarıyla oynamayı başarmıştır. Ayna karşısında; kendisine dışarıdan bakmaya başlayan karakter, eski sevgilisiyle konuşmaya başlayarak bir nevi günah çıkarır. İki aşk arasında, eskiyi unuttuğunu ve bu monoloğun aslında; ben, sen, biz ‘i bir arada tuttuğunu farkederiz. Film adına önemli bir sahnenin ayna üzerinden verilmesi, karakterimizin iç dünyasına yolculuk etmek adına seyircinin dikkatini çekmeyi başarma amacı gütmektedir.

 

Ve eğer siz halen yukarıdaki filmlerinden biri bile es geçmişseniz, o(onlar) da size tavsiyem olsun.

not: 5 numaralı filmin fotoğrafında; ayna sahnesinin olduğu fotoğrafı teknik beceriksizliğimden dolayı ekleyemedim, mazur görünüz.