Edward Scissorhands Ötekiliği

Kaan Karsan
Kaan Karsan
03 Eylül 2011

Bazı yönetmenler bizi anlatmak için seni ya da beni seçer ve gerçeğe dört kolla sarılırlar. Bizi, bize anlatmak için yine bizi kullanırlar. Filmleri gerçeğin yorumlanmasıdır ve gerçekler kimi zaman can sıkıcıdır. Bazı yönetmenler ise hayallerini, düş dünyalarını gerçek kadar çarpıcı bir şekilde sunmayı başarırlar. Düş dünyalarında, bu dünyaya ait olmayan(ya da kimi açılardan sadece bu dünyaya ait olan) bazı karakterler yaratırlar. Bu karakterler bazen bizden çok farklı olsalar da, bizden daha fazla “gerçek” olmayı hak etmektedirler. Edward Scissorhands, bu karakterlerden biridir ve “öteki”nin dokunaklı hikayesidir.

Tim Burton’ın Edward Scissorhands’i görüntüsüyle ürkütücüdür. Ölü bir ten rengi, tuhaf saçları, enterasan giyimi ve en çok da ustasının tamamlayamadığı yarım kalan, makas elleri… Edward bir insanı korkudan hoplatabilecek kadar “öteki”dir. Tek suçu ise orada olmaktır, tasarlanmaktır, yaratılmaktır ve elinde olmayan sebeplerden ötürü yarım kalmaktır. Edward Scissorhands, Frankenstein’dır.

Sıkıcı kelimesinin tanımlamaya yetmediği bir Amerikan banliyösünde bulacaktır kendini Edward. İnsanlar ona şöyle bir bakıp burun kıvırdıklarında, o hiçbir şeyi anlamayacaktır. Peg onu evine götürdüğünde, Edward için artık geri dönüşü olmayan bir yola çıkılmıştır. Edward, bütün bu kendine özgülüğüne rağmen, onlar gibi “normal” onlar gibi “sıradan” olmalıdır. Yoksa “onlar” Edward’ı kabul edemeyeceklerdir.

Edward, makas elleriyle banliyö hanımlarına saç kesimi yapacak kadar normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Kendisinden yararlanılmakta, Edward’ın eti sütü sağılmaktadır. Normal olduğun sürece, toplumda yerin vardır. İnsana ne kadar benzersen, o kadar akıllısındır.

Olağanlık tarafından ötekileştirilen Edward, belki de olabilecek en saf en temiz duygulardan birine, aşka tutulmuştur. Bu kalabalık içerisindeki yalnızlığında, ona eşlik edebilecek yoğun bir duyguya ihtiyacı vardır. Ancak ne kadar ayıptır, böyle bir ucubenin, bir insana aşık olması… En insani duygulardan birinin, bir ucubeye yapışması.

Edward safça aşıktır. Bir insanın besleyebileceğinden çok daha temiz hislerle, derince sevmektedir. Hatta sevdiğine zarar vermekten korkacak kadar sevmektedir.

Fakat bilmediği, o saflığıyla anlayamadığı bir şey vardır bu ucubenin. Edward, ne yaparsa yapsın hatta ne olursa olsun, “öteki” kalacaktır. Toplum tarafından kabul görmeyecektir. Edward “suç”tur. Edward’ın orada olması bile bir suçtur. Edward, en ufak bir sorunda, ilk işaret edilecek suçludur. Edward, biz istemediğimiz için, bize ait değildir. Edward bizden çok daha masumdur; fakat bize göre suçludur. Edward’ın bizim dünyamızda işi yoktur.

Peki ya neden kar yağıyor?

Palyaço

Bana birazcık akıl peydahlar mısın? Şu sıkışmışlığın tam içinde. Hiçbir şeyi hatırlamadan; yani her şeyi unutmuş gibi. Kaçacak bir yer bul bana. Beni içinde saklarmış gibi yap ama sakın kendine aşık etme… Çünkü o zaman “git” desen de gidemiyorum, bilirsin.

Her uyanışım bana bir şeyler anlatır. Çünkü şu boktan hayaller en çok rüyalarımda yakalarlar beni. Uyandığımda gerçeklik bana elini uzatır ama ben onu pek sevmem. Bu yüzden eli havada kalır. Gergin bir hava olur aramızda. Ben ona bir şeyler anlatmak istesem dinlemez, ama o hep konuşur, hep konuşur. Bu yüzden çok bencildir. Ben iyi bir dinleyici değilim çünkü sürekli dinledim. Dinlemekten sıkıldım artık. Sizin boyun eğdiklerinize ben boyun eğmiyorsam, ben miyim hatalı olan? Bence suç sizde.

Gerçeği siz gerçek yaptınız ve gerçek olabilecek birçok güzel şeyi hunharca dışarıda bıraktınız. Ben içinizdeki casustum. Beton kafalarınızdaki beton evlerinizde gizlice masallara kapı açan bir palyaço… En büyük eserimi tamamlarken yakaladınız beni. Beni gerçeklikten attınız. Beni de dışarıda bıraktınız.

Neden hiçbiriniz gülemezsiniz? Gözlerimi üstünüze dikerim, bütün gün penceremden sizi seyrederim ama siz gülmezsiniz. Sizler burnunuz havada ömür boyu pahalı kaftan giyersiniz, benim taktığım kırmızı burna laf edersiniz. Neden bu kadar ciddisiniz? Neden hiç gülmezsiniz?

İki nokta arasında yaşar ve ölür gidersiniz. Sonsuzluğu anlamazsınız, anlamak istemezsiniz. Duvarlar arasında kaybolup bitmişsiniz, kafanızı azıcık kaldırıp baktığınızda gördüklerinizdir aslında yaşamak, bilmezsiniz. Gölgelerinizdir sizin gerçekliğiniz. Uyuyunca gördüklerinizdir, sizin olmak istedikleriniz. Kahramanlar, “öteki” deyip uçurumdan aşağı ittikleriniz. Yalnızlığınız ise belki de en gerçek yalanınızdır, bazen kendinize bile söyleyemezsiniz.

Ben camın tadını çikolata aromasından daha çok severim. Çünkü kavanozun dibi hiç bitmez. Kırmazsanız eğer…

Ben hala gülüyorum biliyor musunuz? Beni demir parmaklıklar ardına tıktınız ama ben gülüyorum. Hayata dört kolla sarılıp yaşayamazsınız. İki eliniz var! sizler insansınız! Daha fazlası değilsiniz, “insan”. En fazla bir palyaço kadar ciddi olabilirsiniz. En fazla benim kadar ciddi olabilirsiniz.

Benim kollarımı kestiniz.

Bakın hâla..
düşmüyorum.

Bana azıcık da olsa akıl verseydiniz, sizin gibi olabilirdim. Yaşadığım sürece bir sonraki hayatımda bir palyaço olmayı dileyerek.

Beni kendinize aşık etmeyin.

Tek dürtüm budur benim.

Bir şeyi sevmeyi çok severim.