Berlinale 2021: Berlin Parmaklarımızın Altında

Filmlerden evvel, daha ilginç bir şeyle başlayalım. Bu yıl Berlinale’yi takip etmek için seyahat etmedik. Sabahları telefonlarımızın alarmını sabah 7:30’a kurmadık. Buz gibi bir soğukta Potsdamer Platz’ın S-Bahn istasyonundan dışarı çıkmadık. Kafein desteğinin yanı sıra avuç içimize sağladığı ısıdan da faydalandığımız termosumuzu unutma telaşı yaşamadık. Hatta iki film arasındaki yarım saatte ağzımıza hızlıca bir şeyler tıkmadık. Ödül törenini bir sinema salonunda bütün basınla beraber izlemedik ve şaşırdığımız sonuçlara gürültülü tepkiler veremedik. Kısacası bütün süreç, beş gün karantinaya sıkıştırılmış bir film festivali nostaljisiyle geçti.

Festivale çok kısa bir süre kala, festival yöneticileri bu yılki organizasyonu ikiye bölecekleri, sektöre açık bölümün Mart’ta, sektör dışını kapsayan bölümün ise yaz aylarında yapılacağını açıkladılar. Böylece tıpkı Sundance gibi Berlin Film Festivali de bu yıl dijital dünyaya kuruluverdi. Tabii bu esnada festival bazı hassasiyetler gözetti; örneğin, jüriler Berlin’e davet edildi ve filmleri sinema salonunda, birlikte izleyebilmeleri, tartışabilmeleri sağlandı. Filmler –basın hesaplarında- TSİ 9.00’da erişime açıldı ve sonraki 24 saat boyunca izlenmeye açık kaldılar. 5 günde kısasıyla, uzunuyla, orta metrajlısıyla, 100 civarı film görücüye çıktı. Bütün bu filmler, bir yekûn halinde, sinemanın her şeye rağmen yeni fikirlerin peşinde koştuğunu, yorulmadığını, sıkılmadığını, bütün bu iç sıkıntısını bir şeylere çevirmenin yollarını bulduğunu gösterdiler. Toplama baktığımızda ise hem çok verimli hem çok depresif hem umut veren hem iç karartan, dünya haline çok yakın bir duyguyla ayrıldık Berlinale’nin çevrimiçi aleminden.

Zamanda kısa ve yoğun bir yolculuk – Petite Maman

Celine Sciamma’nın bir önceki filmi Portrait of a Lady on Fire’ı Cannes’da, festivalin en büyük ve dolayısıyla en kalabalık salonunda, sabahın bir köründe, açıkçası hiç beklenti kurmadan ve büyük bir yorgunlukla izlemeye gitmiştim. Filmin başından itibaren voltajı ağır aksak yükselen, perdeden bedenimize atlamaktan hiç çekinmeyen yoğun elektriğin neticesinde içimdeki bir şalterin attığını ve oturduğum koltukta motorik fonksiyonlarımın mutlaklığından koptuğumu hissettim. Sciamma’nın filminin uzay zamanda yarattığı tuhaf bükülme, filmlerin ne kadar önemli olduğunu kanıtlayan cinsten bir şeydi. Çok benzer bir tecrübeyi Petite Maman’da da yaşadığımı itiraf etmeliyim. Sciamma’nın yeni filmi, başyapıtının bittiği yerden başlamasa da bence onunla aynı dünyadan, aynı sorularla çıkıyor yola: Arzularımızın hayaletiyle nasıl yüzleşiriz?  Gerçek olamayacak kadar güzel bir tecrübeyi alıp hayatımızın neresine koyarız? Kendimize bunun sadece şu anda gerçek olduğunu ve çok yakında sona erebileceğini itiraf ederiz? Petite Maman’da bir kız çocuğu, ağır bir yas ortamında, buradan çıkışın bir yolunu keşfediyor. Ormanda tanıştığı yeni arkadaşı, tıpkı Portrait of a Lady on Fire’da kurulan dünyada olduğu gibi, beklenmedik bir özgürlük evreni yaratıyor onun için. Hem de en çok ihtiyaç duyduğu, bir hayal görmenin artık artık kaçınılmaz hale geldiği bir zamanda.

Petite Maman’da, Sciamma’nın sineması yine küçük düşlerle başlıyor. Ormana kurulacak bir ağaç ev, gece bir arkadaşın evinde kalmak, başka bir ebeveynlik biçimi görmek, dünyada kimler ve ne gibi hisler arasında yaşadığını daha iyi anlamak… Sonra bütün bu küçük düşler yavaş yavaş bir araya gelip büyüyor, korkuları, kaygıları da ihtiva etmeye başlıyorlar. Onu bu yas evinde bırakıp giden bir annesi geri dönecek mi, babası neden bu kadar üzgün? Anneannesi, ölümünün mutlaklığından bahsederken ne kadar da haklıymış… Ölüm birini artık hiç göremeyecek olmaktan daha fazlası olabilir mi?

Sciamma’nın filminin ortasında, yine her şeyin yekpareliğini tehdit eden bir karadelik oluşuyor, bütün bu yoğun duyguların tam orta yerinde. Her şeyin sadece 70 dakikada yaşanıp bitmesi bir büyü gibi. Küçük bir çocuğun zihninden fışkıran karmaşık düşüncelerin kurallarını belirlediği bu tuhaf dünyanın varoluşu da öyle. Petite Maman, mevzubahis şalteri yine benzer bir yöntemle sarsıyor. Çok öznel, çok kişisel, adında geçtiği gibi küçük bir film bu. Fakat Sciamma’nın bu kez daha usulca suya bıraktığı küçücük taşlar, yine çok büyük dalgalar yaratıyor. Son zamanların en iyi filmlerinden biri, yine günümüzün en heyecan verici yönetmenlerinden birinin elinden, izolasyon çağının bütün kafa karışıklıklarını da taşıyarak çıkageliyor.

“Porno öğretmeni” – Bad Luck Banging or Loony Porn

Öte yandan bu karanlık dünyamızın gaipten gelen sesleri, her yaratıcının zihninde aynı şekilde yankılanmamış bu yıl, beklendiği üzere. Çok daha kurnaz, çok daha provokatif bir film de büyük bir etki bıraktı bu yılın Berlin Film Festivali’nde. Radu Jude’nin gerçek seks sahneleriyle açılan ve gayet hak edilmiş bir Altın Ayı’yı kucaklayan Bad Luck Banging or Loony Porn’undan bahsedelim. Öncelikle şunu söylemeli, her filminde ‘cins’ bir tarafını keşfettiğimiz Radu Jude’nin iyice çıldırdığını görmek güzel. İçinde yaşadığımız dünyaya verilebilecek en tutarlı tepkilerden biri bu çünkü sanki. Bütün filmlerini kapsayacak ortak bir dil kurmak yerine elindeki enstrümanı hissettiği gibi çalmayı seven yönetmen bu kez seks kasedi internete düşen bir öğretmenin toplum tarafından yargılanmasını gösteriyor bizlere. Tabii mesele bu kadar basit değil. Yönetmen, filmini üçe bölmüş. İlk bölümde Bükreş’in virüs sürecine dair absürt ve panoramik manzaralar, ikinci bölümde medeniyeti ve Rumen toplumunu daha iyi anlayabilmek için kullanabileceğimiz görsel bir sözlük, üçüncü bölümde ise bir okulun bahçesinde geçen bir mahkeme sürecini izliyoruz. Bad Luck Banging or Loony Porn’un diline serbest bir nazım hâkim. Formunu tamamen kaybetmiş bir dünyada sinemanın bir forma ihtiyacı var mı, Jude’nin büyük resimde gündeme getirdiği sorulardan biri de bu. Fakat bundan daha keskin bir dürtüsü daha var yönetmenin.

Coronavirüs sürecinin dünyaya neredeyse İkinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan türden bir umutsuzluk hissi getirdiği malum. Kimsenin dilinden düşmeyen bu ‘progresif’ dijital çağda, hala ne kadar ilkel ve aptal olduğumuz üzerine pek çok tespit yaptık bile. Jude de yeni filminde muhtemelen böyle bir hissinden yola çıkarak insan türünün riyakarlığına ve zavallılığına odaklanmış. Veliler, sosyal medyanın gürültülerinde birleşen öfkeli avatarlar gibiler; maskelerini takmış, sosyal mesafelerini takınmış ve bir öğretmeni sanık koltuğuna oturtup kendi aralarında bile uzlaşamadıkları bir moralist yaklaşımın sınavından geçirme çabasındalar. Jude aynı hikâyeyi pekâlâ dramatik bir izleğe kurup güvenli tercihlerle anlatabilirmiş. Fakat bunun yerine çok daha provokatif, izleyiciyi de oyunun içine katan bir metot bulmuş. Zaten Bad Luck Banging or Loony Porn’u özel bir film haline getiren şey de bu. Jude’nin müdahaleci ve alaycı yaklaşımı. Orta-üst sınıfın farkındalıksız geri kalmışlığının çok eğlenceli bir özetini geçiyor.

Merhaba Almanya – Mr. Bachmann and his Class

Fakat Berlin programında özet geçmeyen, uzun uzadıya anlatan filmler de vardı. Yarışmadan Jüri Ödülü kaznaan Mr. Bachmann and his Class, bunlardan biri. Maria Speth’in 217 dakikalık belgeseli, çoğunlukla göçmenlerin yaşadığı bir kasabayı, çoğunlukla göçmen çocuklarının eğitim aldığı bir sınıfı mesken tutuyor. Çocukların pek çoğu Türkiyeli göçmenler. Yaşadığı toplumun değişmez gerçekleriyle ve geçmişleriyle aralarında büyük bir tansiyon var. Almanya’yı bir arada tutan bağ o kadar güçlü ki, buradaki bu büyük yalnızlıklarına tepki göstermeleri çok zor. Neyse ki bu tansiyonun çok farkında bir öğretmenleri var yanlarında: Herr Bachmann. Yönetilemez, diplerde öfkeli ve patlamaya hazır bir bandonun orkestrasyonunu üstlenmiş durumda adeta. Onun hakkında belgesel boyunca öğrendiklerimiz de tanıştığımız çocukların kırık dökük hikayelerini iyice somutlaştırıyor. Mr. Bachmann and his Class, bütün insanların nasıl bir arada kalabileceğine, nasıl birlikte bir şeyler üretebileceklerine, nasıl birbirlerine tahammül göstereceklerine dair akıl yürütüyor. Bu akıl yürütmenin hiçbir anında bir didaktizme kaçmıyor oluşu ise filmi iyiden iyiye büyütüyor.

Mr. Bachmann and his Class öyle bir belgesel ki Speth’in kamerasının varlığını unutmamız sadece dakikalar sürüyor. Gündelik sohbetleri, jestleri, mimikleri, ilişkileri, nüansları keşfetme fırsatı buluyoruz ve tabii ki bu ‘refah’ toplumunun en temel yapıtaşlarını…  Almanya nedir? Speth’in en genel sorusu bu tabii ki. Köklerinden zorla koparılmış bir öğretmen, aynı süzgeçte sırasını bekleyen genç bir jenerasyonla bağ kuruyor bu sınıfta. Gerçekten Alman olabilmeleri için karşılamaları gereken bazı standartlar var. Aynı soruya dönüyoruz: Almanya nedir? Kowalskileri Bachmannlara dönüştüren Almanya bu sınıftaki çocukları acaba hangi Alman tecrübesine hazırlamaktadır? Yıllar önce oraya işçi olarak alınıp fabrikalarda gece gündüz çalıştırılan, ülkenin sanayileşmesinde aslan payına sahip göçmenlerin bu uyumsuz hallerine sebep olan şey nedir? Herr Bachmann ne geçmişi ne geleceği değiştirebilecek bir iktidara sahip belki. Ama elinde çok temel bir güç var, kendi hikayesini onu rol model olarak gören bu çocuklarla paylaşmak. Hayatın ironisini, gözümüzün önünde durmalarına rağmen yıkıp yeniden yapmadığımız enkazları, neşenin ve hüznün tam olarak nerede doğup nerede olduğunu onlara anlatmak. Maria Speth’in belgeseli mumyalanması çok zor bir tecrübeyi, harika bir kurguyla, harika bir mesafeyle perdeye taşıyor.

Meksika’da polis olmak – A Cop Movie

Çok iyi bir belgeselin tam karşısına da bir anti-belgeseli koyalım: Bir önceki filmi Museum’la soygun filmlerinin pek çok konvansiyonuna saldırıda bulunan, yeni nesil Meksika sinemasının en maharetli yönetmenlerinden Alonso Ruizpalacios’un yeni filmi A Cop Movie, Errol Morris belgesellerini buddy-cop filmleriyle birleştiren, garip bir girizgahla açılıyor. Karı-koca olan iki polis bize kim olduklarını, polis olarak nasıl zorluklar yaşadıklarını, nasıl tanıştıklarını, nasıl âşık olduklarını, “Aşk devriyesi” ismini nasıl aldıklarını anlatıyorlar. Mesele Meksika polisi, tüm dünyanın yolsuzluklarıyla, usulsüzlükleriyle, karanlığıyla ele aldığı, sinemada mitleşmiş bir kurum. Yani Ruizpalacios bu kendine özgü garip aşk öyküsünü, karanlığıyla meşhur bir sistemin içinde anlatıyor. Dakikalar aktıkça iş daha da tuhaflaşıyor, başta bize hikayelerini anlatan kişiler aslında oyuncular… Ve film onları eleveriyor. A Cop Movie’nin ikinci bölümünde, oyuncuların rollerine hazırlanma aşamalarını görüyoruz. Üçüncü bölüm ise işleri daha da provokatif sulara çekecek, bu kez gerçek kişiler devreye giriyor, hikâyenin devamını biraz da onlardan dinliyoruz ve bir türlü bu hikâyenin bize kimin iktidarında anlatıldığını bir türlü anlayamıyoruz.

Hikayeler her zaman onu anlatan iktidara göre değişir, kendisi de bir hikâye olan tarih de öyle. Tabii ki kurumların ve kişilerin hikayeleri de iktidarın insafına kalmıştır. Ruizpalacios, bir önceki filminde de bunları ayan beyan vurgulamıştı. Önceki filmlerinde de olduğu gibi, izleyiciden kafa sallamasını beklemiyor, aksine bütün dünyanın otoriterleştiği ve neredeyse herkesin polis şiddetini tartıştığı bir dönemde, bir kurumu ve içindeki kişileri Derridacı yöntemle yapısökümüne uğratıyor. A Cop Movie’in anlattığı hikâyeden ziyade izleyiciden alacağı –her türlü- tepkiye odaklanmış bir film olduğunu iddia edebiliriz. Şunu da eklemeliyiz ki mevzubahis tepki, izlediğimiz şeylere ne kadar inandığımızdan, onları ne kadar ciddiye aldığımızdan, görünmez bir el tarafından karşımızda sıfırdan kurulmuş bu öznelere nasıl yaklaşacağımızdan doğacak. En büyük ipuçlarından birini adında barındıran A Cop Movie’de, genç bir yönetmenin kendisini “haklılık sineması”nın sıcak koynundan nasıl kurtardığını ve karanlık mitlerle nasıl evcilik oynadığını seyredebilirsiniz. Filmin kurgucusu olan Yibran Asuad’ın jüriden özel bir “sanatsal katkı” ödülü aldığını da ekleyelim.

Sinemanın sicim teorisi – The Girl and the Spider

En az Ruizpalacios’unki kadar ters köşe bir sinemanın izlerini sürdüğümüz başka bir yönetmene, daha doğrusu yönetmen ikiliye geçelim: Ramon Zürcher ve Silvan Zürcher. Bir önceki filmleri The Strange Little Cat’de çok orijinal sinemalarını bize tanıtan ikiz yönetmenlerimiz, yine tasarım anlamında dudak uçuklatan bir işle, festivalin Encounters bölümünde karşımıza çıktılar: The Girl and the Spider. Belki şöyle bir benzetme yapabilirim: Bizi tıpkı Wes Anderson’ın ya da Coen Kardeşlerin dünyası gibi, kendilerine ait bir sinema alemine davet ediyorlar. The Girl and the Spider’ın sinemadan bağımsız araçlarla dile getirmek çok zor, çünkü Zürcherler en çok sadece sinemayla yapılabilecek şeylere karşı bir şehvet duyuyorlar. Filmleri kuralsız bir senfoni gibi, dört duvarı da bütün olanaklarıyla kullanıyorlar.

The Girl and the Spider’da iki arkadaşın ayrılık hikayesini izliyoruz aslında. Biri artık başka bir eve çıkıyor ve film de bu taşınma sürecinin yaşandığı iki günde geçiyor. Çoğunlukla iki farklı dairede geçen, derdini anlatmak için her kadraja adeta kodlanmış detayları kullanan, offscreen’i (kadraj-dışı) özellikle mizansen aracılığıyla olağanüstü bir şekilde dolduran, müthiş bir tasarımla karşı karşıyayız. Zürcherler bize bir sinema filmini zengin kılan şeyin cisimsel büyüklük değil, anlatı araçlarındaki zenginlik olduğunu hatırlatıyorlar adeta. Her sahnede filmin öznesi olan pek çok karakter arasındaki ağır geçmiş, beklenmedik ayrıntılarla, üstü örtülü bir şekilde üzerimize çöküyor. Bütün bunlara paralel giden duygular denli soyut bir mizah duygusu da cabası. Her şeyi anlayamıyoruz, bazı şeyler karakterlerin diline yapışıp kalıyor ve ağızdan dışarı çıkmıyor, film boyunca izleyici olarak keşfedebildiğimiz kadar varız ve bütün hikayelerin ucunu bulamıyoruz. Filmin her unsurunu bir arada tutan çok acayip bir manyetik alanı var. Bu yüzden de bittiği anda bir yeniden izleme güdüsü doğuruyor The Girl and the Spider. 8 film izlediğim bir günün gecesinde tekrar izlememi sağlayacak kadar bir heyecan duygusu uyandırdı bende. Daha tuhafı, ikinci izleyişte kendini baştan yaratması, yenilemesi, daha da fazla anlam kazanması.

Öne çıkan diğer filmler

Festivalin diğer öne çıkan filmlerinden kısa kısa bahsedelim. Hamaguchi’nin yarışmada Büyük Jüri Ödülü yeni haiku’su Wheel of Fortune and Fantasy onlardan biri. Yönetmenin kendi ihtiraslarından ve iktidarından vazgeçip oyuncularının ve hikayelerin sezgilerini sahneye taşıdığı, festivalde gösterilen filmler arasında, Sciamma’nın duygu dünyasındaki derinliğe belki de en çok yaklaşan, bunu yaparken de sinemanın konvansiyonel estetik kaygılarını kapının dışında bırakan bir film. Wheel of Fortune and Fantasy, izleyicisinden neredeyse ruhsal bir teslim oluş bekliyor. Toplumunun kültürel ve duyusal birikiminden bolca beslenen Hamaguchi’nin sineması, maddi gerçeklerin yarattığı tahribattan arınmanın, sinema aracılığıyla daha nazik bir iletişim yaratmanın peşinde.

Forum’daki A River Runs, Turns, Erases, Replaces, çoğunlukla Wuhan’daki meşhur nehri mesken tutan ve kaybedilen yüzbinlerce hayata mektuplar üzerinden ağıtlar yakan bir “yavaş-sinema” örneği, hatta bir hayalet filmi. Şehrin çevresinde, gökdelenlerin gölgesine, nehrin kıyısında, hayata devam etmeye, yaşananları unutmaya çalışan insanları uzaktan, bir kalabalık olarak görüyoruz. Sayılara indirgenmiş ölülerimizi bir anlamda yaşayanlar üzerinden aynalarken, gidenlerin arkalarında nasıl bir boşluk bıraktığını mesafeli bir yöntemle meselesi haline getiriyor film. Kısa süresine karşın çok uzun planlarıyla, oldukça talepkar, seyri meşakkatli bir deneyim olduğu düşünülebilir. Fakat filmin isminde de öncelenen bu tuhaf yaşam-ölüm döngüsüne yaratıcı bir sinemasal karşılık bulduğumuzu fark ettiğimiz anda filmin ruhu üzerimize ağır ağır siniyor.

Berlinale Special’da gösterilen For Lucio ise bir önceki filmi Martin Eden ile büyük beğeni toplayan Pietro Marcello’nun ne kadar delişmen fikirlere sahip bir sinemacı olduğunu tekrar hatırlatıyor. Marcello, ülkesinin en protest sanatçılarından Lucio Dalla hakkında bir aşk mektubu yazarken tıpkı Martin Eden’de olduğu gibi, öznesine büyük bir şefkatle ve mizah duygusuyla yaklaşıyor. İtalya’nın kültürel ve politik dönüşümünde her daim halkın yanında durmuş bir sanatçıyı yarattığı eserler ve bıraktığı ayak izleri üzerinden hafif bir tonda hikayeleştiriyor. For Lucio’nun festival sirkülasyonunda Martin Eden kadar dikkat çeken bir film olacağını hayal etmek zor zira o kadar büyük bir sinemasal söyleme sahip değil. Fakat yıllar sonra Marcello’nun filmografisine baktığımızda kendine özel bir yer edinmiş olacağını öngörebiliriz gibi.

Festivalin Encounters bölümünden ödülsüz dönen Arjantin (anti) politik-gerilimi Azor’un dört başı mamur bir film olduğunu iddia edemem. Özellikle senaryo düzleminde herhangi bir sihirden yoksun kaldığı çok fazla bölümü var. Paranoyaya bürünmüş dünyasıyla Pakula’ya, iktidarın sarsılmaz duruşu artarda dizilmiş ağır domino taşları gibi kodlayan bakış açısıyla Costa Gavras’a selam çakıyor, her ne kadar bu iki yönetmen kadar yaratıcı olamasa da… Fakat şunu da kabul etmeli ki hem bu referansların hem de birinci dünyanın “kapalı kutu” ülkesi İsviçre’den gelmiş bir bankacının Arjantin cuntasıyla olan tuhaf iletişimine tanık olmanın ilginç bir tarafı olduğu kesin. Azor, Arjantin sinemasında, son yıllarda özellikle Lucretia Martel etkisiyle büyüyen yeni bir dalganın dikkate değer bir temsilcisi ve ilgiyi mutlaka hak ediyor. Andreas Fontana’nın sonraki işlerini takip etmekte fayda var.

Yine Encounters’dan bir başka bir film, bu sefer jüri özel ödüllü, deneysel Rock Bottom Riser ise duyular için küçük çaplı bir ziyafet. Orta ve kısa metrajlı kısa filmleriyle ilgili festival çevrelerinde ismini duyuran Fern Silva’nın ilk uzun metrajlı filmi, bilim ve kolonizasyonun tuhaf birlikteliğini görselleştiriyor. Bunu yaparken kullandığı araçlar ise, gaipten gelen sayıklamalar ve sürekli bir devinim içinde olan evrenimiz. Fern Silva, belgeselini besbelli bir öfkeyle yoğurmuş olsa da bu yoğun duyguyla sineması arasına ördüğü duvar ve mesafesi takdire şayan. Elbette ki her sinema zevkine hitap eden bir film değil ama 70 dakikalık süresi boyunca pek çok anından keyif aldığımı ve filmin fragmanlar halinde aklıma kazındığını itiraf etmeliyim.

Yine aynı bölümden District Terminal ise insan medeniyetinin post apokaliptik paranoyalarını, virüs çağını ve İran toplumunu bir araya getiren, hakkında çok fazla konuşulmasa da benim ilginç bulduğum filmlerden biri oldu. Ehsan Mirhosseini ve Bardia Yadegari’nin ikilisinin ilk uzun metrajlı filmleri, içinde yaşadıkları dünyaya güvenini tamamen yitirmiş, yapayalnız ve eroin bağımlısı bir şairin kapanında geçiyor. İşin tuhaf kısmı ise, geçirdiğimiz son bir yıldan sonra, pek çoğumuzun bu ilginç karakterler hızlıca bir bağ kurabilecek olması. District Terminal’in içinde çok fazla fikir var; bazıları filmin iddiasını taşıyabiliyor, bazıları ise meseleler uzadıkça etkisinden kaybediyor. Fakat bu kadar sündürülmüş senaryo unsuruna rağmen finali itibariyle filmin bir şekilde ayakta kalabildiğini düşünüyorum. İzlerken Türkiye’de yaşama deneyimiyle de pek çok bağ kurmanız olası.

İrili ufaklı hayal kırıklıkları  

Biraz da festivali takip eden basın tarafından epeyce beğenilen fakat bende çok fazla karşılık bulamamış filmlerden bahsedelim. Encounters’da gösterilen ve bolca takdir toplayan Jeffrey Epstein-#MeToo filmi The Scary of Sixty First örneğin, 90’ların egemen erkek bakışından nasibini almış erotik gerilimlerini tıpkı onlar kadar pasaklı bir sinemayla tersyüz ederken ilk anda büyük bir ilgi uyandırıyor. Oyuncu ve podcaster olan genç sanatçı Dasha Nekrasova sinemada ilgilendiği şeyler heyecan verici. Fakat filmin süresi boyunca bu tuhaf, yarı-meta anlatının daha yaratıcı bir şeye dönüşmesini bekledim ve bence dönüşmedi. Filmin özellikle mizansen anlamında daha yetkin fikirlere, senaryo etrafında ise daha ince duvarlara sahip olması gerekiyordu bana kalırsa.

Panorama bölümündeki Ted K ise yaptığı bombalı saldırılarla 70’lerden 90’lara değin Amerikan toplumuna korku salan, teknolojiye savaş açmış bir profesörün, Ted Kaczynks’in, nam-ı diğer Unabomber gerçek hikayesini anlatıyordu. Yönetmen Tony Stone’un hikâyeyi sıradan bir terör filmine çevirmeyen, daha çok öznesinin akıl durumuna odaklanan anlatısı ilk bakışta cazip geliyordu. Fakat neredeyse Cyberpunk filmlerini çağrıştıran bir stilizasyonu ve buna paralel dalgalanan abartılı synth müzikler, bize filmi izlerken pek de hissetmediğimiz duyguları dayatıyorlardı. Berlinale gibi büyük festivallerde ilginç tür filmleri keşfetmek her zaman keyif vericidir fakat Ted K’nın sonuna geldiğimizde bu beklentimiz biraz yavan sulara saplanıp kalıyordu.

Macar sinemasının melankolik yönetmeni Benedek Fliegauf’un yeni filmi Forest I See You Everywhere ise festivalden yardımcı oyuncu ödülüyle dönmüş olsa da bana sorarsanız çok parçalı ve birleşmeyen bir iş. Yönetmen insan iletişimindeki büyük çatışmaları farklı kısa hikayelere bölerek anlatırken kimi anlarda tepkisiz bir kara mizahı kimi anlarda da tepkisiz bir dramayı bir enstrümana dönüştürebiliyor. Fakat iki saatlik süresi içinde tutunabilecek çok fazla şey bulmak güç. Hele ki festival programında zamanın ruhuna dair bu kadar yaratıcı işlerle karşılamışken, Forest I See You Everywhere’in sinema tarafından yıllar önce tüketilmiş fikirleri çok bir şey ifade etmiyor.

Son olarak Berlinale Special’daki Güney Kore aksiyonu Limbo’dan bahsedelim. Bütün büyük festivallerde yazılı olmayan bir kuraldır; festivale mutlaka Uzakdoğu’dan gelmiş bir tür filmi alınır. Bu yılki piyango ise Soi Cheang’a çıkmış. Limbo, çok klasik bir kedi-fare oyunu. Çırak polis, tecrübeli polis, suçlu ama sebepleri olan mağdur kadın ve bir sosyopat. İyi yapıldığında ne kadar da keyiflidir böyle bir akışın takibi… Fakat Limbo, çok ama çok yorucu ve yorucu olmayı hak etmeyen bir film bence. Muhteviyatındaki bütün fikirler Hollywood’un 30 yıl öncesinden alınmış, Güney Kore ataerkilliğiyle harmanlanmış, karşımıza getirilmiş. Güney Kore’den çıkmış tür filmlerini Hollywood’u taklit etme becerilerinden ötürü övmek bence artık çok sıkıcı olmaya başladı. Limbo bana kalırsa festivalin en büyük hayal kırıklıklarından biriydi.

Artık herkes evine dönmeli (Zaten evdeyiz)

Berlinale’de bu yıl takip etmesi en keyifli şeylerden biri de virüs sürecinin sinemacılar üzerinde yarattığı etkiydi elbette. Sosyal hayattaki ve iş hayatındaki kısıtlamalar beklendiği üzere pek çok sinemacının düşünme ve uygulama metodolojisini olumlu-olumsuz sarsmış durumda. Petite Maman’ı, Bad Luck Banging or Loony Porn’u yahut District Terminal’i covidsiz bir dünyada hayal etmek çok güç. Festival direktörü Carlo Chatrian’ın verdiği bir röportaja göre programdaki filmlerin ya tamamı ya da bir bölümü covid sürecinde yapılmış; fakat buna rağmen virüsün izlerini içeriğinde yansıtmayan filmlerin sayısı da az değildi. Fakat Berlinale, bu geçiş döneminde, sinemanın geleceğini öngörebilmemiz adına çeşitli veriler sundu elbette. Toplumlarımızın değişme arifesindeki saçma ve suni ahlak yargılarını ve yönetmen bakışının sarsılmaz ve üzerine titrenen otoritesini bir hallaç pamuğu gibi kenara atan filmlerin yoğunluğu özellikle dikkat çekiciydi.

Görüyoruz ki dünyanın dört bir yanındaki sinemacılar, iyimserler ve kötümserler olarak ikiye ayrılmış durumdalar. Üçüncü bir hareket ise iyimserlik ve kötümserlikle dalga geçme pozisyonunda. Bu yıl, eğer ki yapılabilirlerse, diğer büyük festivallerin line-upları 2021 filmlerinin bizi nereye götüreceğini iyiden iyiye gösterecek ve büyük resmi daha detaylı bir şekilde çizecek gibi görünüyor.

Son olarak sinemanın kolektif bir deneyim olduğunu ve bu sanat dalı bir gün tamamen ölse bile böyle hatırlanacağını, Petite Maman’da tek başıma gözyaşı dökerken, Bad Luck Banging or Loony Porn’da tek başıma gülerken, The Girl and the Spider’ın manyetik alanına tek başıma kapılırken bir kez daha anladım. Şöyle bir devirde, problem dağları arasında çok da önemsiz görünen bir sanat dalı üzerine romantik düşünceler üretmek, biliyorum ki çok sıkıcı ve hatta yersiz. Fakat bir rüyadan uyandığımızda ya da bir kabustan uyandığımızda bunu paylaşacak birilerini ararız. Sinemacılar anlattıkları hikayeler aracılığıyla bizimle rüyalarını ve kabuslarını paylaşırken bunları yalnız başımıza göğüslemenin çok trajik bir tarafı var. Berlinale bu yıl belki de son yılların en iyi programlarından birine sahipti fakat herhangi bir şekilde tecrübe ettiğim en depresif film festivaliydi.

Kaan Karsan
kaankarsan@gmail.com
twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5