Berlinale 2020 Günlükleri #2 (Onward, Time to Hunt, The Salt of Tears)

Onward (Yön: Dan Sclanton) – Özel Gösterimler

Pixar’ın Berlin’de gala yapan yeni filmi Onward’ın ilk gösteriminden sonra genel bir hayal kırıklığı yaratmasının sebebi sanıyoruz ki Pixar stüdyolarının ‘yaratıcılık’ geleneği. Filmi izledikten sonra, ilk anda gelen heyecansız tepkilere katılmamak pek mümkün değil. Onward gerçekten de minör bir Pixar filmi; örnek vermek gerekirse stüdyonun birkaç yıl önce yaptığı The Good Dinosaur gibi belli yaş aralıklarını daha fazla hedefleyen işlerinin yanına yazılabilir.

Onward’ın en büyük sorunu içine girdiği ‘FRP’ dünyasını çok sığ bir yerden ve çok ana hatlarıyla ele alması. Filmin çocuklar için fazla ürkütücü, yetişkinler için fazla ‘nerd’ yaklaşımları bunun sonucunda biraz boşa çıkıyor. Elfler, ejderhalar, canavarlar… Pixar gibi bir stüdyo fantastik dünya için bu kadar kallavi olan kavramlara el attığında daha yaratıcı bir sonuç beklerdik, bu bir sır değil. Fakat her şeye rağmen bir hikâye kurmak, her zaman çalışan formüllerini bir kez daha uygulamak konusunda yine Pixar’ın eline su dökemiyor. Filmin mizahı da trajedisi de çok kritik anlarda bir şekilde işliyor. Nihayetinde de ortaya yıl sonunda hatırlamayacağımız, fakat izlerken keyif almaktan da çekinmeyeceğimiz bir film ortaya çıkıyor. (2,5/5)

Time to Hunt (Yön: Yoon Sung-hyun) – Özel Gösterimler

Time to Hunt, Parazit’in Oscar’ından sonra bütün dünyada harika bir PR fırsatı bulan Güney Kore sineması yeni bir filmle karşımızda: Time to Hunt. Hollywood aksiyon sinemasının araçlarını Hollywood kadar iyi kullanmaya çabalayan aksiyon filmlerinden. Bunu da belli açılardan başarıyor. Fakat ABD menşeili olsa hiç çekinmeden demode ve özelliksiz olduğunu düşüneceğimiz bir filmi sırf başka bir ülke sinemasının mahsulü diye övgüyle karşılayasımız da gelmiyor açıkçası.

Time to Hunt, bağlamı çok kötü oturtulmuş bir yakın gelecekte geçen soygun filmi. Güney Kore’de yıllardır neoliberalizmin güdümünde olan ekonomik yapı tamamen çökmüş ve bunlar yaşanmadan hapse girmiş bir genç dışarıya yeni çıkmış. Son bir vurgun yapıp yitik hayatından kurtulmak istiyor ve ‘ekibi’ bir araya getiriyor. Daha önce defalarca benzerlerini gördüğümüz fakat silik bir yakın gelecek arka planıyla süslenmeye çalışılan bir formül var karşımızda.  Soygundan sonra işler yolunda gitmeyince de bir ‘silahlı çatışma’ filmine dönüyor. Topyekûn kötü diyemeyiz elbette, yer yer yarattığı (bazen de gereksiz yere çok uzattığı) gerilimlerle hoş bir 90’lar sineması tadı yakalıyor. Fakat dediğimiz gibi, en iyisini de en kötüsünü de çok defalar izlediğimiz, sulandırılmış bir şablona artık pek heyecan duyamıyoruz. (2/5)

The Salt of Tears (Yön: Philippe Garrel) – Yarışma

Philippe Garrel, Fransız sinemasının sessiz, sakin, sade, kendi halindeki filmleriyle saygı gören veteranlarından. Genellikle iki yılda bir büyük festivallerden birinde yeni filmini gösteriyor. Yönetmenin yeni filmini yarışma programına alan Berlin, yarışmadaki ‘eski toprak’ film ihtiyacını bu yıl The Salt of Tears üzerinden gidermiş gibi görünüyor. Zira ‘dengeli’ bir kürasyon hevesinden başka bir güdü olamaz hem zihniyet açısından hem de estetik açısından bu denli çağdışı kalan bir filmi.

Film önce büyük şehre geldiğinde önce ‘o kızı’ tavlayan, sonra kasabasında dönüp eski sevgilisi olan ‘şu kızı’ tavlayan, kötücül, insani duygulardan ve erdemlerden yoksun bir erkeğin hayattaki ‘salınma’ hikayesini anlatıyor. Anlatabilir. Fakat anlattığı öykünün içine Garrel sinemasının alametifarikası olan sadelik, iyi niyet ve insancıllık o kadar sinmiş ki her yer buram buram cinsiyetçilik kokuyor, karakterlere yahut kamerayla nasıl bir ilişki kurmamız gerektiğine karar veremiyoruz. Sadelik, arılık, ‘küçük’lük yönetmen tarafından estetik aracılığıyla o kadar vurgulanıyor ki, sade olmaktan, arı olmaktan, küçük kalmaktan uzaklaşıyor.  Filmin dünyası ve metni birbirinden bu kadar uzak olunca fark ediyoruz ki, şu anda kendi erkek dünyasına mahkûm kalmış bir yönetmenin kafası karışık filmini izliyoruz. The Salt of Tears kötü bir film ve Garrel’in bugüne değin inşa ettiği ‘duygusal’ minimalizmine zarar veriyor. (1/5)

Kaan Karsan
twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5