65. Berlin Film Festivali Günlükleri

Yarışma Dışı

Everything Will Be Fine (Yön: Win Wenders) 

Everything Will Be Fine

Sinemayı sevme nedenimiz olan yönetmenlerin yeni işlerini görmek bazen gerçekten üzücü hale gelebiliyor. Wim Wenders’ın son filmi Every Thing Will Be Fine da bunlardan bir tanesi. Bjørn Olaf Johannessen’in yazdığı senaryoda Wim Wenders’ı cezbeden şeyin ne olduğunu anlamak zor. James Franco’nun canlandırdığı Yazar Tomas Eldan’ın yaptığı bir kazanın ardından yaşadığı travma ve 12 yıl sonra bununla yüzleşmesini konu alan Every Thing Will Be Fine’da doğru işleyen en ufak bir parça bile bulmak zor. 10 dakikada yapılmış izlenimi veren özensiz kurgusundan kısa metraj öğrenci filmlerinde görülebilecek diyaloglarına kadar filmin bütün temel öğeleri sorunlu. Karakterlerin en basit duygularını bile vermeyi beceremeyen sahnelerle dolup taşan, birçok dramatik bölümde gülmemize yok açacak kadar bizi şaşırtan Every Thing Will Be Fine’ın Wim Wenders filmi olduğuna inanmak zor. 3D gözlüklerle izlemenin anlamsızlığı da cabası! (0,5/5) H.C.

Mr. Holmes (Yön: Bill Condon) 

Mr Holmes

Kariyerinin son dönemini Twilight serisi ile ergen trendlerinden para kazanmak peşinde geçiren, seri nihayete erince de The Fifth Estate adında çok fena bir politik gerilime imza atan Bill Condon’ın sonunda kalburüstü bir film yapmasını sağlayan senaryo Mr. Holmes’e ait. Mr. Holmes, yaşlanmış, emekli olmuş, bir zamanların popüler dedektifi Sherlock Holmes hakkındaydı. Holmes, artık şehrin keşmekeşinden elini eteğini çekmiş, güzel bir kasaba evine yerleşmiş ve huzurlu bir ölümü beklemeye koyulmuştu. Ancak aklını kurcalayan, onu dedektiflikten uzaklaştıran, hayata karşı duyduğu hevesi örseleyen bir dava vardı; Holmes de açık kalan bu kapıyı kapamanın peşine düşüyordu. Bill Condon bir güvenli bir BBC filmi yapmanın keyfini sürüyor ve içinde aile mefhumuna övgüler dizdiği eğlenceli bir hikaye anlatıyordu. Elbette ki bir başyapıt değildi; ancak filmin ilk bakışta edinilen beklentileri karşıladığını söylememek da zordu. Mr. Holmes, büyük ihtimalle Holmes’ün bir sinemaya girip eski Sherlock Holmes uyarlamalarından birini izlediği sahneyle aklımızda kalacak. (3/5) K.K. 

Berlinale Special

Virgin Mountain (Yön: Dagur Kari)

Virgin Mountain

Nói albinói (Buzdan Hayaller, 2003) ve Dark Horse (Tutunamayanlar, 2005) ile bizi kalbimizden vuran Dagur Kari, üçüncü ve filmografisinin en zayıf parçası The Good Heart‘tan (İyi Yürek, 2009) 6 yıl sonra çektiği son filmi Virgin Mountain ile geriye doğru gitmeye devam ediyor maalesef. Aşırı kiloları yüzünden toplum dışında kalmış, asosyal, kendi kendine yetmeyi bilen Fusi’nin hikayesini anlatan Virgin Mountain, birkaç ay içinde unutulmaya mahkum, şablonlara dayalı bir anlatımı tercih ediyor. İlk iki filminde basit hikayeleri güçlü görsellik ve bu görselliği besleyecek detaylarla güçlendiren Kari, Virgin Mountain’da kendine has bir dünya yaratmaktan uzakta, sadece ‘’sempatik’’ bir hikayenin peşinden gitmeyi tercih ediyor. Fusi’nin yalnızlığı ve fiziksel olarak dışlanması durumu Kari’nin sinemasının anahtarlarından biri olarak işliyor fakat hem hikaye kurulumu, hem yan karakterlerin hikayeye dahli hem de başkarakterin kendisini bulmasını sağlayan ve onu umutlu sona taşıyan basamaklar basmakalıp olduğundan Virgin Mountain’ın seyircideki karşılığı ‘’tatlı bir film izlemek’’ten öteye gitmiyor. Son kertede izlediğimize kendini iyi hisset filmi diyebiliriz. Ama bir Dagur Kari filmi olduğunu söylemek zor. (2,5/5) H.C.

Panorama

Ned Rifle (Yön: Hal Hartley)

Ned Rifle

Amerikalı kült bağımsız yönetmenlerden Hal Hartley’nin Henry’s Fool ile başlayıp Fay Grim ile devam ettiği üçlemesinin son halkası olan Ned Rifle, annesinin hayatını mahveden babasını öldürmeye karar veren genç bir adamın ve bu amacın önüne taş koymak için elinden geleni ardına koymayan sorunlu bir kadının yolculuğunu anlatıyor. Hartley, bir kez daha Amerikan toplumunu yaratan her türlü majör unsuru karşısına alıyor, politikayı, dini, sanatı, edebiyatı karakterlerinin ağzından tartışıyor. Hızlı ve çok konuşan karakterleri; ancak Hartley’nin dünyasında varlığını sürdürebilecek türden. Filmin en büyük sıkıntısı ise, Hartley’nin iyi zamanlarının aksine, mizahın işlemiyor oluşu. Filmin kendini sürekli tekrar eden, sırtını basit bir absürtlüğe rastlayan mizahi tarafı, ilk yirmi dakikadan sonra umursanmaz hale bürünüyor. Ned Rifle, sadece yönetmenin iflah olmaz takipçilerine önerilebilecek tipte, çoğunlukla tek boyutlu bir film. (2/5) K.K.

Forum

Madare ghalb atomi (Atom Heart Mother / Yön: Ali Ahmadzadeh)

Atom Heart Mother

İkinci uzun metrajlı filmiyle Berlin’in Forum seçkisine renk (ağırlıkla donuk bir renk) katan Ali Ahmadzadeh’in Atom Hearth Mother’ı, İran’dan izlemeye alışık olmadığımız türden bir filmdi. Bolca alkol aldıkları bir parti sonrası bir arabayla İran sokaklarına karışan iki kadın, İran’dan, filmlerden, başka bir yerde yaşama ihtimallerinden konuşuyorlardı. Bazen arabaya birileri konuk oluyor; eğlenceli yolculukları başka boyutlar kazanıyordu. Ta ki karanlığın içinde onları bekleyen bir canavar kapıyı yoklayıncaya kadar. Ali Ahmadzadeh’in filmi enfes bir mizahla su gibi akıp giden bir saatin ardından gitgide karanlıklaşıyordu. Perdenin arkasında bekleyen diktatörlerin sırası gelince, iki kadın, İran’ı ve baskıyı idare etmeyi çoktan öğrenmiş olmalarına rağmen afallıyorlardı. Atom Heart Mother’ın en güçlü tarafı senaryosuydu. İzleyicisini iki adet kanlı canlı kadın karaktere emanet ediyor ve onlardan bir gece boyu sürecek olan bu hem eğlenceli hem de ürkütücü araba yolculuğunu tamamlamasını bekliyordu. Ali Ahmadzadeh’i bu seneki festivalin en akılda kalıcı keşifleri arasında anmakta sakınca yok. (3,5/5) K.K.

Nefesim Kesilene Kadar (Yön: Emine Emel Balcı)

Nefesim Kesilene Kadar

Emine Emel Balcı, ilk uzun metrajlı filminde tekstil atölyesinde ortacılık yapan Serap’ın hikayesini anlatırken kamerasını Serap’tan hiç ayırmıyor ve sınıfsal çerçevesini de iyi çizdiğinden onu ‘’gerçek’’ bir karaktere dönüştürmeyi başarıyor. Ancak, karakterin ruh halini ve dönüşümünü gösterirken fazlasıyla hesaplı ilerlediğini hissettirdiği gibi kamera kullanımıyla da kibarca(!) Dardenne’leri hatırlatıyor. Bu ‘’hatırlatma’’ en ufak karede bile ortaya çıktığı için yönetmenlik açısından sorun teşkil ediyor. Esme Madra’nın iyi bir performansla altından kalktığı Serap karakterinin çerçevesi; hayalleri, beklentileri, yaşadığı koşullar, babasıyla ilişkisi ve yalnızlığı basit detaylarla doğru çizilmiş. (Yan karakterler içinse aynı şeyi söylemek zor. Funda’yı canlandıran Ece Yüksel dışındaki oyuncuların oldukça başarısız olduğunu da belirtmek lazım.) Fakat, Serap’ın dönüşümü kağıt üstünde yazıldığı gibi işleyince yani sinemasal meziyetten çok arka arkaya gerçekleşen olaylar şeklinde seyirciye sunulunca bu dönüşüm üzerinden kurulmaya çalışılan iyilik-kötülük meselesi de öylece havada kalıyor. Nefesim Kesilene Kadar, Türkiye sinemasında çok sık görmediğimiz ‘’karakter yaratma’’ kısmını başarıyla geçiyor. Devamı gelmiyor belki ama Emine Emel Balcı’nın 2014 yılında izlediğimiz, festivallerde ödül alan birçok filmin yönetmeninden çok daha fazla umut verdiği açık. (2/5) H.C.

Violencia (Violence / Yön: Jorge Forero)

Violence

Jorge Forero’nun sözüm ona deneysel sinemanın formüllerinden beslenen filmi Violence birbirinden bağımsız üç şiddet öyküsünü arka arkaya diziyor ve karakterlerine dair hiçbir ek bilgi vermeden bir tür ‘sinemasal tecrübe’ olmaya bileniyordu. Şiddetin kaçınılmazlığına dair çekilen onlarca filmden sonra Forero’nun yaratıcılıktan yoksun, soru sormayan, dolayısıyla çözüm de üretmeyen kamerası bırakın amacına ulaşmayı, yaklaşamıyordu bile. Filmin anlattığı üç hikaye de sınıfsal hiyerarşiye ve şiddetten beslenen dünyada ‘erkek olmak’a şöyle bir temas ediyor ancak herhangi bir vurgu yapmaktan kaçınıyorlardı. Peki, türsel olarak kolaycılıkla ‘deneysel’ olarak etiketlenen filmin sinema dilini zorlayan, yani, deneyen bir tarafı var mıydı? Hayır. Anlattığı üç hikayeden herhangi birinin akılda kalıcı bir yönetmen dokunuşuna sahip olduğunu söylemek mümkün müydü? Yine hayır. Violence, kısaca, Berlinale’de kaybedilen değerli bir seksen dakikaydı. (1/5) K.K.

Generations

Kar Korsanları (Yön: Faruk Hacıhafızoğlu)

Kar Korsanlar

65. Berlin Film Festivali’nde Generation bölümünde gösterilen, Faruk Hacıhafızoğlu’nun yönettiği Kar Korsanları ağırlıklı olarak ilk film sıkıntılarından mustarip. 80 darbesinin hemen ardından Kars’ta geçen hikayede bir grup çocuğun kömür bulmak için giriştiği maceraları izliyoruz. Arka fonda ise giderek askerileşen eğitim sistemini, sınıfsal uçurumların derinleşmesini, farklı etnik kimliklerin ‘resmi görüş’ tarafından nasıl baskılandığını görebiliyoruz. Ama film darbeyi mümkün olduğu kadar ana hikayenin arkasında hissettirmeye ve çocukların ısınmak için evlerine kömür götürme maceralarına odaklanmaya çalışıyor. Faruk Hacıhafızoğlu’nun filmin yükünü omuzlarına yıktığı üç genç oyuncusu da oldukça iyi. Hatta film ilerledikçe daha da iyi hale geliyorlar. Ancak, filmin ilk yarım saati bazı ‘amatörlük’lerin kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Bu bölümde, darbenin kentte yarattığı atmosfer tanımlanmaya çalışılıyor. Okul, devlet dairesi, kahve gibi ‘kalabalık’ sahnelerde, çoğunlukla da amatör oyuncuların doğru kullanılamamış olmasından kaynaklı sıkıntılar yaşanıyor. Hele de büyükbaba, anne, öğretmen ve polis gibi birkaç dakika da olsa diyaloğu olan karakterleri canlandıran oyuncuların performansları filmin ilk bölümündeki ‘atmosfer yaratma’ iddiasını akamete uğratıyor maalesef. Ama bu bölümden sonra kamera üç gencin peşine takılıp onların maceralarını izlemeye başladığında film de rayına oturuyor. Hem kendi dilini buluyor hem de çelişkilerden doğan komedi unsurlarını öne çıkarmayı başarıyor. Ş.A. (2,5/5) 

Devamı » 1 2 3