2011 : Alternatif En İyi 10 Film Listesi

*Öncelikle şunu belirtmem lazım; 2011 senesi ‘sinema’ adına bence çok da parlak,dolu dolu bir sene olmadı. Son bir kaç yıl desek daha doğru olur herhalde..Nerde o; There Will Be Blood’la No Country For Old Men’in çekiştiği yıl, nerde  Social Network’le Inception’ın olduğu geçtiğimiz yıl..Bu yıl kanımca, korku türü içinde bir kaç alt türün canlanmasına (Slasher-Scream 4), iyi bir hayalet öyküsü çıkarmasına (Insidious) ve başyapıt Black Swan’a vesile oldu. ‘Bunlar tamamen benim kişisel tercihlerim olup’, yok şu film yok muydu? Bu film olsa daha iyi değil mi ? Gibi yorumlar pekala gelebileceği için tırnak içine almam gerek diye parantezde bulunmak istedim. Bunların dışında 2011 senesi tabi ki kötü filmler izlemedim…Merkezinde ‘ölüm arifesinde ki adam’ temalı müthiş bir Inarittu filmi olan ‘Biutiful’, Nuri Bilge’nin kapkara ağıdı ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ ve çok sevdiğim Woody Allen’ın sürreali ‘Midnight In Paris’i gibi bir çok iyi yönetmen sineması örneği filmler vardı ve bunun anti-tezleri de.. Bunların toplamında bir en iyi 10 listesi oluşturdum ve listeye giremeyen filmleri de ‘dikkat çekenler’ adı altında eklemeyi uygun gördüm.

 

10. Kaybedenler Kulübü

*Bu yıl, Türk sineması adına da sağlam adımlar attığımızın kanıtıdır Kaybedenler Kulübü. Listeme giren    iki Türk filminden biri olup, son derece ‘cesur’ ve olabildiğince ‘kuşak filmi’dir. 90’larda Kadıköy’de bir radyo programı sunan (müstehcen olmakla birlikte) iki adamın öyküsünü anlatır film. Bu iki adam aslında, ülkemizde cesurlaşamamış ‘toy bünyelerin’ tabusunu kıran bir ses niteliğindedir. Bu ses gerektiğinde felsefe yapabilen, gerektiğinde düşündüğü şeyleri sert biçimde ifade edebilen, bunun üstüne bahsettiği’ kuşağı’ temsilen konuşabilen iki ses halindedir. Filmi 2011’in en iyi 10’larından biri yapabilen bu lafların dışında, kesinlikle teknik olarak, kurgu olarak Türk sinemasını bir düzey yukarı ittirmeyi başardığı ve iki radyo programı yapan adamın bir radyo programından çok ülkemize bir çok laf söylemeye ‘cesaret’i olduklarından yılın en iyilerinden biri olmayı haklı olarak haketmiş bir filmdir Kaybedenler Kulübü…

 

9. Hugo

*Hugo’yu yönetmenin kim olduğunu bilmeden girenler, filmin Martin Scorsese’ye ait olduğunu kesinlikle inanmayacaklardır. İşte o kadar Scorsese olmayan bir filmi üstadın. Geçen yazımda ‘A Dangerous Method’ ve Cronenberg için söylediğim lafları bu filmde daha ‘değişik yoldan’ yapan bir yönetmen ve filmi var karşımızda. Yönetmenlerin sinemasını oluşturan temel elementlerin, felsefenin,psikolojinin ve ideolojinin bazen tek filmde ‘bir film’ olarak karşımıza çıkarken görebiliriz.Cronenberg, filmlerinin temeli olan ‘psikanaliz’i bize son filminde kökünü ‘Freud’u göstererek vermişti. Scorsese’de, ‘sinema tarihi’ merakını bu filmde tam anlamıyla gösteriyor ve sinema tarihini ‘korunması gereken’ bir ‘miras’ olarak altını çiziyor. Filmi 3 boyutlu çekerek de filmi adadığı ‘Melies’e; Sen bize büyük bir sinema mirası bıraktın, bende o mirası sana sinemanın geldiği en son teknolojiyle atfediyorum ve koruyorum diyor. Scorsese aslında bunu kendi ‘naif’liğiyle ve gerçekten ‘adama’ yoluyla yapıyor. 3 boyutlu filmine de bu yolla bir anlam yüklemiş oluyor ve o mirasın bekçilğini yapıp aynayı bize çeviriyor..

 

8. Insidious

*Film son zamanlarda ‘Paranormal Activity’ den beri izlediğim en iyi hayalet filmi. Ayrıca Paranormal Activity numaralarına (el kamerası,viral gerçeklik) da girmeden son derece kaliteli, korkutan bir film olmayı becerebilmiş bir filmden söz ediyorum. Insidious bir yandan 80’ler korku sinemasına bir referans görüntüsü de çizmiyor değil; ‘Nightmare on Elm Street’, ‘Poltergeist’, ‘The Changeling’ gibi 80’ler korku sinemasının iskeleti olarak gördüğüm filmlere referanslar veriyor. Saw filminin yönetmeni James Wan’ın, Saw gibi ‘istismar korku sineması’ndan sonra türün diğer bölgesi olan ‘ hayaletli ev filmi’, ‘ parapsikolojik ruhsal yolculuk’ ve ‘canavar (hammer movies) filmlerine de ne kadar hakim olduğunu görmek son derece ilginç. Yönetmenin ‘ruhsal bölge’de kurduğu sisli gotik atmosfer de son derece inandırıcı ve filmin finali ise son zamanlarda seyrettiğim en ürkütücü final…

 

7. True Grit

*Bu yıl gerçekten komik bir biçimde ‘yönetmene ait olmayan filmler’ kategorisi diye başlık açsak yeriydi..True Grit’de o filmlerden biri aslında.Coen’lerin No Country For Old Men’de yaptıkları anti-western veya 70’lere özgü revizyonist western türü içinde müthiş bir örneğin tam tersi True Grit.Coen’lere özgü melezleşme yada muzip oyunları bu filmde kesinlikle yok. Film, 1969 yılında John Wayne’in oynadığı bir roman uyarlaması True Grit’in remake’i. Tabi ki her remake orjinalinden kötü olacak diye de bir önerme söz konusu içermiyor film. Benim her zaman Western türüne ‘babadan kalma’ bir ilgim vardır, bu da Coen’lerin ‘babadan kalma’ saf,klasik bir Western örneği diye tanımlayabiliriz. İyi-kötü ayrımı net bir şekilde olan, ana karakterleri; alkolik yaşlı bir avcı ve babasının intikamını almak için yola çıkmış ukala küçük bir kız olan ‘süvari westerni’ (cavalry western) bir film True Grit. Protatipleşmiş bir hikaye örgüsü ve ‘suç ve ceza’ teması western filmlerinin klasik bir örneği olmakla birlikte enfes bir Roger Deakins etkisi vardır filmde. John Ford bu filmde ki görüntü çalışmasını görebilseydi keşke dedirtir..

 

6. Scream 4

*90’lı yılların ortasında; Slasher türünü ayağa kaldıran korku otörü Wes Craven’in Scream’inin 4. ayağı, tıpkı Social Network’ün yarattığı dünyayı bir korku filminde yaratıyor adeta. Son Scream filminden ‘Scream 3’ geçen 11 yılın ardından toplumda bir ‘teknolojik çılgınlık,internet ve medya ilişkisi’ni irdelemek zorunda kalan yönetmen, teen-slasher türünü bu filmde ‘sorgulama’ rolüne bürünüyor.Facebook,Twitter ve You Tube’larla örülü sosyal dünyamız bu filmde ciddi bir biçimde sorgulanıp tartışılır hale geliyor. Eski toprak olan Wes Craven’ın yeni nesle,yeni toprağa nasıl ve ne şekilde baktığı da filmin ‘mizah’ kısmını güçlendiriyor. Artık ün yapabilmenin bir internet aracılığıyla bile olanaklı hale getirildiği toplumda ; slasher türünde ki protatipleşmiş ‘Final Girl’ (en sona kalan kız) olma sevdası yolunda karşısına çıkanı öldüren bir kız karakter bile kazık atamıyor eski topraklara..Bilhassa ‘eski korku klasiklerine’…

 

5. Midnight In Paris

*Listeye 5 numaradan giren Midnight In Paris, Woody Allen’ın ‘ülke takıntıları’ içinde ülkeleri teker teker gezip filmler çektiği dönemin Paris ayağı. Woody Allen, Match Point’den beri İngiltere’den başlayıp dünyanın farklı ülkelerinde kendine has üslubuyla filmler yapmaya başlamıştır. Kendine göre de, en çok ‘geçmiş’i olan Paris’i bir çeşit zaman makinası olarak algılatıp bir sanat şehri olarak benimsemiştir.Yönetmenin resim,edebiyat ve heykel merakını filmin dünyasına gayet egzantrik bir şekilde yedirerek derdini anlatıyor. Kendini de Owen Wilson’a transfer ediyor ki son derece müthiş bir biçimde benzer oyunculuk sergileyerek Woody Allen’laşıyor.Paris’in sanatsal geçmişini yad etmesinin yanı sıra filmde; Hemingway,S.Fitzgerald gibi önemli edebiyatçıları görselleştirmekle kalmıyor, kendisi gibi sürreal bir film olan filmine sürrealist akımının babaları Salvador Dali ve ünlü İspanyol yönetmen Luis Bunuel’i de yerleştiriyor. Bunların yanı sıra ünlü caz müzisyeni Cole Porter ve kübist ressam Picasso’yu filmde ki karakterler olarak serpiştiriyor. Yönetmen aslında filmde bu karakterlerle sohbetler ederek kendi dertlerini paylaşıyor. Woody Allen’ın bir çeşit rüyası,külkedisi hikayesi olarak anlam kazanıyor.Bunları yaparken de sinemasına ait olan gevezeliği,entelellektüel kesimden olan ama ayrıca taşlayan özelliğini de asla kaybetmiyor..

 

 

4. Biutiful

*Bu yıl çok sevdiğim filmlerden biri olan Inarittu’nun Biutiful’u bazı kesimlerce ‘melodram ve Türk işi’ olarak gösterildi.Ben de bunları okudukça gülüp geçtim ve onlara kesinlikle daha çok melodram, Türk filmi izlemelerini önerirdim.Bir filmi Türk filmi diye adlandırmak veya yakın bulmak olağan bir şey ama bu ‘sömürü’ sineması kesinlikle değil. Inarittu ile Mahsun Kırmızıgül’ü aynı kefeye koymak gibi bir şey, bu film için ‘ajitasyon’ demek.Bunlar tabi çok başka konular..Inarittu,bu filmi geçmiş filmlerin de birlikte çalıştığı senaristi Guillermo Arriaga’dan bağımsız olarak yaptı. Bana göre kan kaybı yaşamadı, sadece episodik hikaye anlatma biçimini bu filmde ‘ölüm arifesinde ki adam’ merkezli anlatmayı tercih edip, küçük hikayelerini ona teğet biçimde göstermeyi tercih etmiş oldu.Bunu da son derece usta biçimde yapıp, hikayenin başı ve sonunda ki ‘orman sahnesi’ ni hikayeden bağımsız ama ‘politik’ olarak sert söylemlerde bulunmayı tercih etmiş diyebiliriz. İspanya’nın Barselona şehrinin şaşasının altında, aslında ne gibi derin toplumsal mevzular olduğunu tek bir kamera hareketiyle (denizde ki cesetlerin olduğu sahne) bile anlatabilen usta bir yönetmen olduğunu bize tekrar kanıtlamış oldu Inarittu…

 

 

3. The Tree Of Life

*Malick; New World’ünden sonra karşımıza son derece etkileyici evrim teorili bir büyüme hikayesiyle çıkmış.Terence Malick; Badlands,Days Of Heaven,The Thin Red Line gibi ana akım sinemasının anti tezleri filmleri ve kendine has tarzıyla sinema tarihinde çok önemli bir yere sahip yönetmenlerden biridir. Bu filmde, onun yönetmenlik adına ne kadar ustalaştığının ve derine inebilmenin farklı bir örneğidir.Film aslında gösterdiği episodik ‘dünya yaratılışı’ ve belgeselimsi ‘doğa görüntülerinin’ dışında,  ‘bir çocuğun iktidar karşısında büyüme’ hikayesi olarak da algılanabilir.Hikayenin 50’lerde geçmesi ve anlattığı ailenin babasının ‘katı,Alman disiplinli’ olması da tesadüf sayılmaz. Amerika’nın 1953-1961 yılında başkanı olan Dwight Eisenhower; Alman asıllı bir askerdir ve 2.Dünya Savaşı’nda 1944-1945 yıllarında Batı Avrupa’da müttefik kuvvetlerinin başkomutanlığını yapmıştır. Brad Pitt’in baba figürü de Amerika’nın o dönemde ki başkanının bir temsilidir.Çocuğun o iktidarla,askeri disiplinle mücadele içinde olması da bize bir nevi Amerika’nın Eisenhower’ın iktidarıyla mücadelesini anlatır ve altını çizer.Malick 50’ler Amerika’sının portresini modellerken, bize muhteşem doğa görüntüleriyle meditasyon yaptırır.İktidar,doğa,yaşam-ölüm,annelik ve çocukluğun bize tablosunu episodik bir biçimde ustaca anlatır…

 

2. Bir Zamanlar Anadolu’da

*Türk sinemasının son dönemde, Nuri Bilge Ceylan’ın da çabalarıyla yurt dışına açıldığını söylersek pek de yanlış olmaz sanırım.Nuri Bilge, filmde net bir biçimde ‘evrensel’ anlatıya ortak ediyor bizi.Filmin türsel olarak bir Western’e kaydığını rahatlıkla söyleyebilirim. Western türüne has karakterler filmin her yerine yayılmış durumdadır; savcı ,şuçlu (outlaw) ki suçlu pek konuşmaz burda da Western’lerin ünlü ‘man of few words’üyle paraleldir.Doktor karakteri,komiser (şerif?) gibi erkeklerin dünyasında geçen ve çölleri anımsatan ıssız tarlalar ve en önemlisi filmin Leone’nin ünlü Western filmi:’Bir Zamanlar Batı’da ya atıfta bulunması, filme Western gözüyle algılanmasına yol açıyor.Arada ki fark, Amerikan topraklarının yerine Türkiye topraklarında geçiyor oluşu. Bu topraklarda da ülke sorunlarımız su yüzüne çıkıyor; tıpkı bürokrasimiz gibi..Tıpkı  köy evi sahnesinde, bir ‘kadına’ erkeğin nasıl baktığı ve onu ne şekilde görüp algıladığı gibi.Filmde erkeğin de bir nevi otopsisi çekiliyor ve kadına bakışı sorgulanıyor. Ülke adına kusursuz bir sinema örneği olmakla kalmıyor, derin ülke meselelerimizi Nuri Bilge , ‘evrenselleştirip’ adeta ağıt gibi bir film adıyor Türkiye’ye.İddialı bir söylemle, Türk Sinema Tarihi’nin en iyi 10 filminden biri…

**Filmle ilgili sitede yazım da mevcut**

 

 

1. Black Swan

*1 numara ve bana göre son 10 yılın Mulholland Drive,Kill Bill 1-2,Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ve Femme Fatale’den sonra en iyi filmlerden biridir. Bence bunu yapan nedenlerden biri de, çok katmanlı bir yapıya sahip olması gerek içerik ve gerek biçemsel. Filmle alakalı çok uzun laflar edilebilir, ama genele yaymak gerekirse…Bir kere anne-kız arasında ki psikanalitik teoriyle ilgili gizli bağlantı olan ‘taciz’ meselesi, filmin sonunda Hollywood spotlarına yapılan gönderme-eleştiri,body-horror türünün özelliklerine sahip olma,estetik bir sanat olan baleyi karakter üzerinden son derece estetik bir kara film içinde ele alma, filmin birden çok femme-fatale karakterine sahip olması, Winona Ryder’ın personası’nı (kötü giden kariyeri) filme paralel bir biçimde ele alması ve daha nice şey..Çok katmanlı yapısının arkasında çok güçlü bir yönetmen olduğunu da varsaymamız gerekiyor bu durumda.Darren Aranofsky son yıllarda bana göre Nolan ve P.T Anderson’la beraber en iyi yeni nesil yönetmenlerden biridir. Pi,Requiem For A Dream,Fountain ve Wrestler filmlerin de yarattığı karanlık dünyaları bu filmde en ileriye götürüyor.Film yönetmenin de bana göre başyapıtı olup daha önce ki filmlerin daha üzerinde bir biçim,içerik ve katmanla harmanlanıyor.Kişilik değişimi mevzusu da burda aslında bale üzerinden ‘Hollywood’taki oyunculuk’ meselesinin bir uzantısı olarak ortaya çıkıyor.Oyunculuk ta hem iyi rolü oynarsınız hem de kötü, tıpkı baş eğitmenin balerinine söylediği gibi oda aslında bir rol yapıyor.İyi ve kötü rollerinin ikisini de oynamak zorunda ve seyirciye,yani bize hissettirmek zorunda.Oyunculuğun duygusal zorluklarınından çok ruhsal,kişilik olarak çöküntüye yol açabileceğinin de bize altını çiziyor Aranofsky.Filmin sonunda bu estetik şovu alkışlatmaya yöneldiğini görüyoruz , karakter zaten bize ”just want to be perfect” diyor.Filmde mükemmel olmaya çalışıyor ve amacına ulaşıyor..Alkışlarla..”It was perfect”..!

 

Dikkat çeken filmler: *Melancholia, The Artist, A Torinoi Lo, Jodaeiye Nader az Simin, Shame, Hanna

 

Bu yazı man of few words tarafından kaleme alınmıştır.