Ziemia Obiecana(1975): Vaatler Ülkesinin Cazibesi


Aylin Solakoğlu
10 Nisan 2011


Komünist Manifestosunun ilk kısmında Marx’ın tarihsel materyalizm görüşü üzerine şu sözler yer alır: “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı-karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.”

Marx’ın da belirttiği gibi, özellikle feodalizmden modern kapitalizme geçişte ve 19. Yüzyılın sonlarında, kapitalizmin gelişme sürecindeki ezen ile ezilenin bir biriyle karşılaşması, değişen sınıflar arasında aristokrasi ile burjuvanın savaşında, mülkiyetin el değiştirmesi: 1975 yapımı Andrzej Wajda’nın Vaatler Ülkesi filminde net bir şekilde, abartısız ve akıcı bir kurguyla perdeye aktarılmıştır.

Dönemin Polonya’sında, mülkiyetin ve sanayinin burjuvanın eline geçmesi ile aristokratların erdemlerine ve çıkarlarına ters gelen bir sömürü düzenin işlemesinden dolayı, kasabadan uzaklaştığı görülür. Kalan aristokratların da burjuvanın yanında yüksek kademelerde bir işçi olarak çalışması anlatılırken; filmin ana karakteri olan Karol Borowiecki’nin aristokratlığından utanıp, kendisine burjuva sınıfında yer açmak istemesiyle, bu sınıfa katılıp işçileri en acımasız şekilde çalıştırıp sömürdüğüne şahit oluruz.  Değişen toplum düzeninin en gerçekçi şekilde, insan üzerinden yarattığı kapitalist canavarın da bir örneğidir Borowiecki.

Borowiecki karakteri ve filmdeki diğer tüccarlar tarafından, burjuvazinin ne denli devrimci bir rolü olduğunu Wajda perdeye ustalıklı bir akıcılık ile aktarır. Burjuvazinin olduğu yerde, feodal, babaerkil ve kırsal ilişkilerin kalmadığı, her şeyin para dönüştürülüp çıkar ilişkisine döndüğü bir Lodz şehri vardır, Vaatler Ülkesi’nde. Lodz şehri üzerinden, tümevarım yapılarak daha geniş bir çerçeveye ulaşabiliriz. Ve görüdüğümüz şey Marx’ın da dediği gibi  ‘’ burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü getirmiştir.’’

Borowiecki, bir lehtir, lakin beraber çalıştığı ve fabrika kurma hayalleri ile ortak hareket ettiği iki arkadaşı, Alman ve Yahudi’dir. Farklı kültür ve inançlardan gelmiş bu üç kişinin, hırslarını ve kendilerine ”burjuva” arasında yer açmak adına, nasıl bir araya geldiklerini ve film boyunca hedefleri için neler yaptıklarına şahit olurken, arka planda değişeme uğrayan bir Lodz şehri vardır.

 

Bu şehirde türlü zulümlere uğrayan, hakları olmayan bir işçi sınıfı göze çarpar. Bir işçinin kolunun makineye sıkışıp kopmasıyla yaralanması ama bu yaralanmadan çıkan sonucun sadece kana bulanmış ve ziyan olmuş bir top kumaş olduğunu kamera abartısız bir şekilde, sanki kurgusuzmuş gibi gösterir. Diğer tarafta para ile beraber sınıf atlayan zenginlerin, aristokratların sınıfına özgü faaliyetlerde bulunmaya çalışmasının ama üzerilerinde iğreti duran bu yeni elbisenin gülünçlüğüne tanık oluruz. Tiyatro sahnesinden, cenaze töreni sahnesine kadar, göstermelik burjuva sınıfı hareketleri vardır. Paranın getirdiği güç ile alınamayacak, üzerinde mülkiyet hakkı doğamayacak tek bir şey bile olmadığına inanan bir grup insanın, ahlaki erdemlerden nasıl uzaklaştığıve bunun yanında kaybedecek tek şeylerinin zincirleri olduğunun daha farkına varamamış bir proleterya vardır.

Vaatler Ülkesi’nde tıpkı ticaret gibi, diğer pek çok duyguda sıradan ve hızlı tüketilir bir yapıdadır; aile, evlilik ve aşk para ile alınıp, satılabilen bir mal gibi el değiştirir. Özellikle bunu Borowiecki’nin hikayesinde net bir şekilde izleriz. Hırsları ve kapitalizmin ‘’cazibesine’’ yenik düşen ve bu durum sonucunda sevdiği kadından ayrılıp, burjuvanın zengin kesiminden bir ailenin kızıyla evlenmesi bunun en net örneğidir. Yine aynı şekilde, işçi olarak fabrikada çalışmaktan sıkılmış, Polonyalı genç bir kızın kendinden yaşça oldukça büyük bir tüccarın teklifini kabul etmesi sonucu babasının ölümüne neden olması, işçi sınıfının içine düştüğü boşluğun ve çıkış yolunu henüz bulamadığının göstergelerinden biridir.

Tüm bu kapana kısılmışlık içinde, makinenin çarklarından sadece birisi olan proleterya; filmin sonunda kendi isyan bayrağını taşımaya karar vermiş ve belki de filmin en güzel ayrıntısı ile ‘’avrupa’nın korkulu rüyası’’ olmak adına burjuvaya, tüccarlara karşı direnişini ”kırmızı bayrağı” ile ilan eder.

 

Aylin Solakoğlu

http://twitter.com/#!/AylinSol

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5