Zenne (2011): Nereden Bakıyoruz


Aylin Solakoğlu
14 Ocak 2012

‘’Eğer bu bir masal olsaydı şöyle başlardı: Çok eskiden, bir araya gelmesi imkânsız üç arkadaş vardı.’’

Zenne

Türkiye’de eşcinsellik, senden farklı olanı, sana benzemeyeni dışlamak, hor görmek ve daha kötüsü nefret anlamlarını içinde barındırıyor ve her yıl birçok kişi tercih ettiği cinsel kimliği yüzünden aşağılamalara, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalıyor. 2011 yılında yapılan ‘’Türkiye Demokrasi Algısı’’ araştırmasında ortaya çıkan sonuç ise yaşadığımız toplumun gerçeklerini gösterir nitelikte: Türkiye’de yaşayanların %50,2 si eşcinsellerle yan yana yaşamak istemediğini söylüyor hatta devlet eliyle vekiller ve RTÜK gibi organlarla eşcinselliğin bir hastalık olduğunu dile getiriliyor. Toplum olarak bireyin kamusal alanda, sokakta neler yaptığı hepimizi ilgilendiriyor ve herkes bireyin cinsel kimliği hakkında söz söyleme, yaptırım uygulama hakkına sahip olduğunu varsayıyor. Birey yalnızca evinde kapalı kapılar ardında yaptıklarının hesabını komşusuna, akrabasına, şehirlisine, köylüsüne, devletlisine vermek zorunda değil ama cinsel kimlik bir tabu olarak sokağa her adım attığımızda karşımızda.

Bu tabulara kurban giden ve Türkiye’de namus cinayetinden öldürülen ilk gay erkek olarak bilenen Ahmet Yıldız ise belki de ölümünden üç yıl sonra kendisine adanmış bir film olan Zenne ile toplumun kalbine, hoşgörüsüne ve en fazla da ötekileştirmenin bu kadar da kolay olmaması gerektiğine dikkat çekiyor. M. Caner Alper ve Mehmet Binay’ın yönetmenliğinde çalışmalarına 2009 yılında başlanılan, belgeselden yola çıkarak kurmaca bir uzun metraja dönüşen Zenne yaşanmış ve yaşanmakta olan gerçeklikleri duru ve akıcı bir dille, cesurca beyaz perdeye yansıtıyor. Tabuları yıkmak belki biraz klişe bir söylem gibi gelecektir fakat tam da yapılmak istenen bu. İnsan bilmediği ve korktuğu şeyler üzerine duvarlar örer ve onların orada gizli, saklı kalmasını ister. Ne kadar görmezse ve duymazsa, onların aslında kendisiyle ne kadar aynı olduğunu veya ne kadar farklı olduğunu bilemez. Bilmemek ise en kolay çözümdür.

Can, Ahmet ve Daniel, bir masalın kahramanları olsaydılar eğer bir araya gelmeleri imkânsız üç arkadaş olurlardı ve her masal gibi sonu mutlu sonla biterdi.  Ve işte sinemanın gerçekliği tam bu noktada devreye giriyor, yaşamın ötekileştirdiklerini küçük ayrıntılarla büyük hikâyelere dönüştürmesi, izleyiciye gerçeği tüm duyguları hissettirerek yaşatması.

Ahmet(Erkan Avcı), doğulu bir ailenin üniversite eğitimi almak için İstanbul’a taşınan ve cinsel kimliğini ailesinden gizleyerek yaşamını sürdürmeye çalışan oğludur. Can(Kerem Can) ise Ahmet’in zıttı olarak cinsel kimliğini saklamayan ve dansını kişiliğiyle bütünleştiren bir Zennedir. Bu ikilinin tesadüfî karşılaşması, bir dostluk ilişkisinin başlangıcı olurken aynı zamanda Ahmet’in kendi kimliğini sakınmaması gerektiğini de ona öğretmenin başlangıcıdır. Bu iki renkli ve zıt yaşantıya dâhil olan üçüncü kişi ise İstanbul’a kısa bir süreliğine gelen Alman fotoğrafçı Daniel(Giovanni Arvaneh) olur. Daniel daha çok filmde bir dış göz, anlatıcı rolünde; ikilinin yaşamına dâhil olurken batılı ahlak anlayışının getirdiği durumla hikâyenin sorgulayıcı yanını temsil eder. Belki de bazı izleyiciler için asıl trajik hikâyelerden birine sahiptir.

Can’ın askerlik sorunu ve ailesinin ona cinsel tercihi konusunda verdiği destek ile Ahmet-Daniel arasındaki duygusal ilişkinin yansıttığı zıtlıklar tüm film boyunca izleyiciyi belirli kalıpların dışına çıkarmak konusunda önemli ayrıntılardır. Can, kamusal alanda toplumun gaylere nasıl davrandığını ve gaylerin sosyal hayatta ne tür zorluklarla karşılaştığını gösterirken, Ahmet ise aile içindeki baskıların ve namusun nasıl adlandırıldığının temsilcisi olur. Daniel tüm bu farklılıklar arasında Ahmet için bir sığınak ve onu bu baskıcı ortamdan kurtarıp ülkesine götürecek sevdiği adamdır.

Aile bağlarının derinliğini ve toplum önünde eşcinsellerin haklarını(zorunlu askerlik gibi) çekinmeden sorgulayan film, üç ayrı karakterin iç içe geçmiş hikâyesiyle derin bir dramatik örgüye sahip. Can’ın zorunlu askerlikten muaf olmak için geçtiği sağlık kontrolü ve Ahmet’in annesi Kezban’ın başörtüsüne damlayan kanlar filmdeki önemli sekanslardan bazıları. Film, benzer birçok metafor ve alt metni bol sahnelerle senaryo anlamında oldukça yoğun ve etkili bir yapıya sahip.

Can’ın renkli ve dansla dolu dünyası ise filmin görsel ve müziksel yapısını oluşturan ana sahneler. Görüntü yönetiminin müzik ile bu kadar uyumlu olduğu bir yerli film uzun zamandır izlememiştim. Zira filmin yoğun duygusal geçişlerini izleyiciye en iyi şekilde hissettirebilecek bir dokusu var. Can karakterini canlandıran Kerem Can’ın oyunculuğu ise şimdiye kadar neden kendisini daha başka filmlerde de izlemediğimizi sorduruyor.

Bir filmi mükemmel kılan her bir ayrıntı, Zenne’de duygularla bir araya getirilip işlenmiş, sonuç olarak ortaya çıkan eser ise hem sanatsal açıdan hem de sinemanın bir diğer gücü olan değişim, değiştirebilme gücü açısından takdire şayan. Bundan sonrası ise izleyicinin gözlerini ve kalplerini ne kadar açıp, görebildikleri ile ilgili.

 

Not:  Yazı kargamecmua’nın Ocak sayısından yayınlanmıştır.

*** Konuya başka bir açıdan yaklaşan Kaan Karsan yazısı için tıklayın.

Aylin Solakoğlu

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5