Yol Ayrımı (2017): Oğlum, Kızım, Karım, Annem

Ayla gibi ilkel ve her açıdan kötü kotarılmış bir filme bile birçok sinema yazarının açık açık kötü diyemediği, seyircinin de sanki bir sürü psikolojisi içinde akın akın bayıldığı, Türkiye sineması adına bildiğin iç kıyıcı günlerden geçiyoruz diyeyim önce. Buna bile kötü diyemeyen, Yavuz Turgul’a hiç diyemez, artık şaşırmıyoruz zaten. Turgul, bugüne dek sürdürdüğü son Yeşilçam yönetmeni, son sanat musikisi çınarı, son gölge oyuncuların dramı, son eşkıyanın yolculuğu, son kabadayı formülünün bir parça dışına çıkıyor ve Yol Ayrımı filminde büyük bir ticaret adamının yaşamındaki dönüm noktasına odaklanıyor.

Büyük bir ödül gecesiyle açılıyor film. Şener Şen’in canlandırdığı Mazhar Kozanlı, ülkenin bir numaralı finans dergisi tarafından ilk kez Yılın İş Adamı seçilmiş, ödülünü alacak. Onu sahneye kadar takip ediyoruz ve Mazhar Kozanlı bize diğer karakterleri tanıtıyor. Bayağı “oğlum”, “kızım”, “karım”, “annem” diyerek tek tek tanıtıyor yani. Karakter tanıtmanın daha doğal ve kafa yorulmuş yollarını görmek istiyor tabii insan ülkenin en usta senaristlerinden kabul edilen birinden ama sineye çekiyoruz o an. Hemen akabinde, geçmişe dönüyor öykü. Ve Kozanlı şirketinde, derginin bir muhabiri aracılığıyla tek tek yeniden tanıtmaya başlıyor aynı karakterleri. “Oğlu”, “kızı”, “karısı”, “annesi”… O zaman afallıyor işte insan. Yavuz Turgul seyirciyi bu kadar, aynı bilgileri bir dakika arayla iki kez tekrarlamaya ihtiyaç duyacak kadar, hafife mi alıyor? Yoksa dünya sinemasında bazı usta senarist-yönetmenlerin de son dönemlerinde yaptıkları gibi (misal, Woody Allen), filmlerini çalakalem yazmak umarsızlığından mı muzdarip?

Buz gibi bir adam Mazhar Kozanlı. Duygusuz, sert, kendi çocuklarına karşı bile acımasız. İşten ve güçten başka önemli hiçbir şey yok hayatında. Derken bir trafik kazası geçiriyor. Ölümden dönüyor. Ve bir anda başka biri gibi davranmaya başlıyor.

Biz kazayı doğrudan görmüyoruz. Hastanede uyanma süreci de gözlerini ara ara açan bir hastanın birkaç öznel planından ibaret. Mazhar Bey de o kaza sırasında nasıl bir tecrübe yaşadığını çok sonra anlatacak seyirciye. Dolayısıyla bizim durduğumuz noktadan, gayet mesnetsizce, bir anda değişiveriyor karakter. Yaşadığı travmadan diyelim veya ölümle burun buruna gelince hayatın kıymetini anlamak klişesi diyelim, neticede başka bir adam oluyor Mazhar Kozanlı. Paraya tamah etmeyen, evin bahçesine güneşin nasıl bir açıyla düştüğü gibi detayları ilk kez fark eden ve en önemlisi, daha önce gözlerinin yaşına bile bakmadan kovduğu işçilerin akıbetini umursayan bir adam.

Bu noktada da Nihal Yalçın’ın canlandırdığı Emine’nin peşine düşüyor. Daha önce şirket önünde yaşadıkları karşılaşmadan hatırlıyoruz Emine’yi. Mazhar Bey’in arabasının önünü kesmiş, bir yandan bela okumuş bir yandan da hasta çocuğundan dem vurarak işini geri mi istiyor, tam olarak bu sahnede hangi amaçla eski patronunun karşısına çıkıyor diye kafamızda soru işaretleri oluşturmuştu. Yavuz Turgul’un bir sahnenin odağının, amacının ne olduğunu belirleyememesine şaşırmıştık doğrusu. Her neyse, Mazhar Bey bu kez Emine’nin yerini yurdunu öğrenip peşine düşüyor. Bir süre onu izlerken, Emine’nin mahallesine kadar geliyor.

O da ne?! Cıvıl cıvıl, rengarenk bir mahalle bu! Baloncular, simitçiler, top oynayan çocuklar, kapı önlerinde sohbet eden kadınlar, tam bir “Perihan Abla” sokağı! Emine ve beş-on metre gerisinden Mazhar Bey sokağı geçerken, birdenbire polisler giriyor mahalleye diğer uçtan. Gaz sıkılıyor, çevik kuvvet herkesi dağıtmaya başlıyor. Peki neden? Burasının Gazi Mahallesi ya da Okmeydanı gibi bir yer olduğunu varsaymamızı bekliyor Yavuz Turgul. Emine’nin Alevi olduğu da daha sonra inceden ima edilecek. Mazhar Bey’in hayatın gerçekleriyle yüzleştiği bir sahne olmalı herhalde bu. Fakat bir sinemacı, böyle bir sahne kuracaksa, önce anlattığı dünyayı kendi biraz tanımalı. O “Perihan Abla” mahallesinin, Gazi’yle veya benzerleriyle ne alakası var? O semtler böyle semtler mi? İnsan bilmediği dünyalar hakkında hiç yazmasa daha iyi değil mi? Hiçbir gerçekliği olmayan bu sekanstan etkilenmemiz mi gerekiyor?

Zamanla Turgul’un asıl gayesi seziliyor tabii. Emine’nin yaşadığı mahalleyi, çalıştığı kafeyi, proleterya arasında sonsuz dayanışmanın hüküm sürdüğü bir ütopya gibi tanımlamak istiyor yönetmen. Ve bu sembolik dünyanın daha geniş bir tezahürü olarak, filminin de bir Türkiye alegorisi olmasını amaçlıyor. Ancak yüzeydeki hikayesi o kadar zayıf ve sahte ki!

Mazhar Kozanlı, şirketindeki bütün hisselerini işçilerine dağıtmaya karar veriyor. Bir de sanki senelerce hayatlarını mahvettiği karısı ve çocuklarının bir günahı varmış gibi, onlara da tavır alıp sırtını dönüyor. Annesi Firdevs Hanım, tam bir imtiyazlı beyaz Türk, öz oğlu Mazhar Bey’e savaş açıyor. Sırf servetlerini işçi sınıfıyla paylaşmamak için. Fikren buna itirazımız yok tabii ama uygulama gerçekten usta kabul edilen bir sinemacı için fazlasıyla kalın, inceliksiz. Çiğdem Selışık Onat’ın abartılı, teatral oyununun da faydası olmuyor elbette.

Yol Ayrımı, estetik olarak da sinema duygusundan şaşırtıcı derecede uzak. Uğur İçbak’ın alışkanlıkları da o yöne kaymış olsa gerek ki film ilk andan itibaren uzun bir yaşam sigortası reklamını andırıyor. O cilalı, apaydınlık, tertemiz ton, film daha işçi sınıfına yöneldiğinde de değişmiyor mesela. Bir karakterin hayatı bıçakla kesilmişçesine ikiye ayrılıyor, dünyası değişiyor, yönetmen bizi başka hayatların içine sokmayı vaat ediyor ama filmin renkleri, tonu, çehresi hiç değişmiyor. Aynı pırıl pırıl sigorta reklamının içinden çıkamıyoruz.

En fenası ne biliyor musunuz? En fenası, en sonu… Filmin kurduğu öyküyü nasıl çözeceğine dair fikri yok. Dehşet verici ama bir final çözümü, bir finali yok Yol Ayrımı‘nın. Yeniden filmin başına, Mazhar Bey’in ödül törenindeki konuşmasına döndüğümüzde, karakter bir mücadele ve çözüm vaat ediyor bize. Fakat nasıl? Asıl film, bunun hikayesi olmalı. Ancak Turgul ya bize izlettirdiği 150 dakikalık piyesi daha fazla uzatmak istemediğinden ya da -üzücü olan da bu- çözümü bulamadığından, kestirme yapıyor. Birden zaman atlıyor ve herhalde “Adam o kadar kararlıydı ki çözmüş işte bir şekilde” diye düşünmemizi bekliyor.

Yine de Yavuz Turgul, Şener Şen gibi isimler yeterli olmalı bir kısım seyirci için. Benim bulunduğum salonda o finali alkışlayanlar da oldu çünkü. Ben inanamadım. Ayla için edilen bazı laflara da inanamadığım gibi, bu alkışlara da inanamadım. Normal sinema seyircisiyle aramızda bu kadar büyük uçurum olabilir mi, yoksa belli isimler gerçekten koşullanmış bir beğeniyi kendiliğinden mi getiriyor bazı insanlar için? Bir nevi dokunulmaz mı yani bu isimler? Şener Şen hiç de iyi, nüanslı bir performans vermiyor “Yol Ayrımı”nda mesela… Bunu söylemek, hatta görmek imkansız mı gerçekten birçok kişi için? Şener Şen bundan fazlasını hak etmiyor mu? Ya da seyircimiz?

Rutkay Aziz her zamanki, ezbere bildiğimiz abartılı tavırlarıyla perdede Altan olarak ilk kez göründüğünde mesela, fal baktığı bir kadına lise arkadaşı Mazhar Bey’le geçmişlerinden bahsederken, arkadaşlarının hepsinin bir noktada evlendiğini, sonra da eşlerinin “kocalarını ayartacağından korkup” adamların Altan’la görüşmesini yasakladığını anlatıyor. Öyle bir diyalog ki o an Rutkay Aziz’in oyunuyla da birleşince sadece Altan’ın eşcinsel olduğunu düşündürüyor insana. Ama saniyeler sonra Altan’ın sadece her kadına asılan çapkın bir müzmin bekar olduğunu anlıyoruz. Kafamızın karışması, az önce duyduğumuz diyalogları aslında ne yazarken ne de çekerken başka kimsenin duymamış olmasından yani. “Tone-deaf” derler ya hani ecnebiler, müzikte notaları ya da perde farkını ayırt edemeyen kulaklar için. Öyle bir duymama hali…

Bence üzücü. Bir bütün olarak üzücü bir film Yol Ayrımı. Şahsen Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni‘nden bu yana Turgul’un hiçbir filmini beğenmiş değilim. Bu filme bakışım da belki kendisinin sinemasına zaten yakın hissetmiyor olmamdandır. Ancak bir nevi Yurttaş Kane yaratıyorum edasıyla bu filmin ortaya çıkarılmış olması bence sahiden üzücü.

Ali Ercivan
twitter

***
Yönetmen
Yavuz Turgul
Senaryo: Yavuz Turgul
Oyuncular: Şener Şen, Çiğdem Onat, Nihal Yalçın, Rutkay Aziz, Mert Fırat, Tilbe Saran
Yapım: Türkiye, 2017
Süre: 150’

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5