Womb (2010): Beni Öp Sonra Doğur Beni

Annem çok küçükken öldü
Beni öp, sonra doğur beni.

Cemal Süreya’nın en güzel şiirlerinden biridir benim için Beni Öp Sonra Doğur Beni.Womb’un konusunu ilk okuduğumda aklıma ilk gelen şey bu dizeydi ve çok yaratıcı olduğunu düşündüğüm bir hikayesi ve senaryo için çek geniş bir malzemesi vardı.Hem teknolojiyle ilgili hem aşkla ilgili söylebilecek birçok sözü olabilirdi filmin.

Filmin hikayesi kısaca aynı kasabada yaşayan 2 çocuk Rebecca ve Tommy birbirlerine aşkıyla başlar.Rebecca’nın ailesi Japonya’ya taşınmak zorunda kalınca Tommy’yle 12 yıl boyunca görüşemezler taa ki Rebecca Tommy’i bulmak için kasabaya dönene kadar ve tekrar birbirlerine aşık olurlar.Bundan kısa bir süre sonra Tommy bir araba kazasında ölür ve filmin geçtiği dönemde insan klonlanması yasaldır.Rebecca da Tommy’i tekrar doğurmaya karar verir.

                                      

   İnsanların klonlanabildiği bir dönemde bir kadının ölen sevgilisini doğurma fikri üstünden çok güzel bir film çıkabilirdi.O anne-oğul ilişkişi senaryo açısından çok zengin olabilirdi fakat filmin ilk bölümündeki çocukluk aşkı noktasından daha derine inemedi benim gözümde senaryo.  Eva Green’in oynadığı filmin de başrolündeki karakter dışında diğer karakterler oldukça yüzeysel kaldı.Film konusu gereği ister istemez oedipius kompleksini ele alsa da filmin merkezine etik ve klonlanma tartışmasını koyarak  açıkçası filmi izlemeden önce beklediğimden farklı bir tercih yaptı.Bu etik tartışması üstüne de filmin şu ana kadar bu konuda çekilen filmlerin üstüne bir söz ekleyemedi.Sadece bu kadar teknolojik olaya karşıt bir şekilde  mekan seçimleriyle beraber kurulan zıtlığın hoş olduğu söylenebilir.

Filmi benim için özel kılan noktalardan biri ise kuşkusuz Eva Green’di ve o noktada yanılmadığımı gördüm.Perdeye her zaman çok yakışan bir yüzü var buna ek olarak başlarda sıradan bir romantik komedi filminde ki aşık rolünde olsa da sona yaklaşıldıkça çaresiz, aşık ve anne olmayı aynı anda çok güzel başarıyor. Karşısında Matt Smith’in de hakkını yememek lazım. Elindeki malzeme bana göre yeterince derinleşmese de üstüne düşen rolü yapıyor ve Eva Green’in karşısında hiç ezilmiyor.

Film genel olarak duru ve temposu düşük bir anlatımı tercih ederek karakterlerle kurulacak empati ve konunun üstüne düşünmek için seyirciye zaman bıraksa da gitgide temposunu arttırarak beklenen katharsisin gerçekleşmesine seyirciyi de karakterleri de hazırlıyor ama işte o bölümdeki oyunculuk performansları gayet başarılı olsa da seyirci üstünde beklenen etki kurulamıyor.Hatta bence karakterlerin durum karşısında tepkileri de inandırıcılıktan uzak.

Filmin bu kadar eksisine rağmen ayakta kalmasının en büyük sebebi ise görüntü yönetmenliği. Film konusuyla bir şiiri andırdığı kadar görüntüleriyle de bir şiir havası veriyor.Senaryo konusunda elindeki malzemeyi derinleştiremese de görüntüleriyle etkileyici hikayesiyle çok yüksek beklentiye girmeden de olsa izlenmeyi hak ediyor.

Not: Yazı, x o x tarafından kaleme alınmıştır.

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5