Woody Allen’ın 1920’lerinde Olmak


Aylin Solakoğlu
24 Ekim 2011

Sinemanın görsel edebiyatının altındaki imzadır Woody Allen. Filmlerinin genel özelliği; tekilden çoğulu tanımlamaya yönelik olarak bireyin sahip olduğu gündelik sorunlar etrafında şekillenir. Yönetmenin hemen hemen her filminde kendine tema olarak şeçtiği; Aşk, evlilik, ilişki ve cinsellik gibi konuların içi yüksek bir entelektüel birikim ile sözlü edebiyata dönüşür. Diyaloglar bir çok sahnede takip edilemez bir seviyeye ulaşırken, izleyici adına aradaki söz oyunlarını, bilgi geçişlerini yakalamak imkansızlaşır ve tipik bir örnek olarak; filmlerindeki karakterler de çoğu zaman birbirinin sözünü keser ya da birbirini dinlemez. (Midnight in Paris, Annie Hall)

“I always feel like I’m writing with films.” [Her zaman, filmlerimi sanki yazıyormuşum gibi hissettim.]

Romantizmin gücünden yararlanan Woody Allen, kendine ait sinema dilini oluşturmuş, yaşayan önemli yönetmenlerden biri. Her filmini aynı ölçüde beğenmesek de üreticiliği ve hayal gücü ile her daim ona karşı olan beklentimizi yüksek tutmayı biliyor. 2011 yılında Paris’te çektiği filmin vizyona gireceğinin haberini verdiğinde, doğrusu böyle bir film beklemiyordum. Romantizmin ve aşk-ilişki çıkmazının içinde kaybolmuş, arka planda Paris’in romantik bir fransız müziği eşliğinde dans ettiğini düşünmüştüm. (aslında filmin başında bu beklentimizi düşünmüş olacak ki, tüm Paris’i bize küçük shotlar ile tanıttı-hatırlattı-)

Midnight in Paris

Bu yazının seyri  ne filmin bir eleştirisi niteliğinde olacak ne de Woody Allen’ın sinema anlayışı üzerine nenler anlatarak devam edecek. Asıl konumuz film boyunca hepimizin büyülenmiş olarak kıskançlıkla izlediği Gil’in yerinde olmak. Onun konuk olduğu 1920’lerin Paris’inde tanıştığı sanat dünyasının isimlerini hatırlamak, film dahilinde Woody Allen’ın gözünden onları analiz etmek. Realist hayatımızın sürreal tablolara dönüşmesini istemek, hayran olup sevdiğimiz sanatçıların ”bohem” hayatlarına konuk olup ”altın çağları” yaşamak. Bu kıskançlık duygusunu aslında daha önce de yaşamıştım, Akira Kurosawa‘nın Dreams filminde Van Gogh‘un tablolarına konuk olan bir karakter vardı. Keşke ben yaşasaydım Gogh’un, Dali’nin ya da Magritte’nin tablolarında demiştim. Sinemanın gücü buradadır; özenilecek kadar güzel bir hayat tablosu çizebiliyor ya da daha önce çizilmişleri canlandırıyor.

  • Filmde 1920’lerden ilk olarak karşımıza çıkan karakterler Zelda ve F. Scott Fitzgerald. Edebiyatın önemli isimlerinden biri olan Scott Fitzgerald aynı zamanda Ernest Hemingway ile de yakın dosttur. Hemingway’in sert mizacı, Fitzgerald’ın zarif yapısı ile karşılasınca elbet Zelda’nın baskın karakteri de iki yazar arasında ufak pürüzülere neden olabiliyor. Fitzgerald’ların unutulmaz aşkları ve karışık ilişkileri de filmde hissedilebiliyor.
  • Ernest Hemingway ise tam anlamıyla kitaplardan bildiğimiz gibi; ölüm ve korkuların üzerine giden, yer yer realist yaklaşımlarıyla öne çıkan kısa ve net cümleler ile derdini anlatan bir mizaca sahip. Alkol, boks, kadınlar ve avcılık ise kısaca karakterini tanımlayan unsurlar olarak filmde betimlenmiş. Hemingway ve Gil’in Mark Twain hakkındaki diyaloğu ise gerçeğe bir gönderme niteliğinde. Zira Hemingway için Twain’in yazdığı “The Adventures of Huckleberry Finn” gelmiş geçmiş en iyi kitaptır.
  • Dönemin önemli isimlerinden Jean Cocteau’nun partisinde Cole Porter’ı piyanonun başında filme müzikleriyle katkı yaparken görürüz.
  • Hemingway’in Gil’e; kitabını okuyup değerlendirmesi için güvendiğini söylediği kişi, Amerikalı edebiyatçı Gertrude Stein‘dir. Stein modern edebiyatın bir öncüsü olarak kabul edilir hatta Picasso’nun eserlerinde onun kitaplarından etkilenip, resimde modernleşmeyi kullandığını iddia ederler.
  • Pablo Picasso karakterinin de yer aldığı filmde, Picasso’nun sanatının pek yüceltilmediği(küçük burjuva bakış açısı der bir yerde resimleri için) daha çok kadınlara karşı olan zaafı üzerinde durulduğu görülür. (Picasso’nun Stein tablosu ; bu tablo aynı zamanda filmde Gil’in Stein’in evine ilk geldiği sahnede görünür)
  • Adriana’nın yaşamak istediği dönem olan Belle Epoque; 19.yy başından I.Dünya Savaşı’na kadar olan dönemi kapsar. Fransa ve Almanya’da özellikle optimizmin sanatta ön planda olduğu; güzelliğin, deneyselciliğin hakimiyetindeki ”altın çağdır” .
  • İspanyol matador Juan Belmonte, Hemingway’in arkadaşı olarak bir iki sahnede kendine yer bulur.

  • Adrien Brody’i Salvador Dali rolünde görmek ise harika olmuş. En son Little Ashes filminde Robert Pattinson başarılı bir şekilde Dali’yi canlandırmıştı lakin Brody’nin uyumu daha bir güzel olmuş. Özellikle filmde bir masaya gelen Salvador Dali, Luis Bunuel ve Man Ray buluşması tekrar tekrar izlenmeli. Filmin gerçeküstücülüğünün merkezi niteliğinde bir sahne. (Dali’nin Gergedan, gözyaşı tablolarına gönderme yapılır)
  • İngiliz şair T.S. Eliot da Gil’in zaman yolculuğunu yaptığı araba sahnelerinin birinde görünür. Gil için Eliot’ın şiirleri battaniye gibidir.
  • Bunuel’in El Angel Exterminador filminin fikrini bulması ise oldukça ilginç bir şekilde filmde işlenmiş. Sanırım Woody Allen’ın bu film hakkında bazı soruları var. ”Anlamıyorum, onları odada tutan ne?”
  • Belle Epoque döneminde ise karşımıza Fransa’nın ünlü ressamlarından Henri de Toulouse-Lautrec çıkar. Kendisinin aristokrat bir aileden gelmesine rağmen fiziksel görüntüsü yüzünden o çevreden uzaklaştırılması ve Moulin Rouge’a düzenli olarak gitmesi filmde başarılı bir şekilde sezdirilir. Paul Gauguin ve Edgar Degas‘ın da Lautrec’e katılmasıyla dönemin ünlü ressamlarının buluştuğu başka bir sahne filmde yaratılmış olur. Her dönemin kendi yaşadığı dönemden umutsuz ve hoşnutsuz olduğunu dile getiren Degas için içinde yaşadıkları dönemin gençleri hayalgücünden yoksundur. Bu anlamda bile film, sahnelerine konuk ettiği sanatçıları net ve özet bir biçimde sunmuş oluyor.
Son olarak Gil karakterinin aslında Woody Allen’ın kendisini canlandırdığını, Owen Wilson’ın ise tam anlamıyla Allen’ı birebir taklit edebildiğini gördük. Filmin eleştirilen bir noktası ise Paris’te karşılaşılan sanatçıların çoğunluğunun Amerikalı olması. Gil karakterinin kendi beğeni dünyasında yolculuk ettiğini düşündüğümüzde onun sevdiği ve bildiği sanatçılar arasında olması, Monet, Degas veya Hugo, Balzac, Stendhal’la olmasından daha mantıklı geliyor.
Filmin eleştirisi niteliğinde olmayan bu yazı, filmin sahip olduğu yoğun sanatsal karakter ve olaylar dizisini belki de biraz daha anlaşılır kılmak adına yazılmıştır, belki de sadece kendi bilgilerimi tazelemek adına. Yazımızı Woody Allen’ın bu filmi hakkında yaptığı bir röportajdan alıntı ile bitirelim.
-Eğer zamanda yolculuk imkanınız olsaydı 1920lerin Paris’ine mi gitmek isterdiniz yoksa başka bir zaman ve yere mi?
-Marion Cotillard’ın filmde söylediği gibi aynı nedenle ben de Belle Époque Paris’ine gitmek isterdim. (röportajın devamı için -ingilizcedir.-)

 

not: Woody  Allen severler için gelecek film Roma’da çekilecekmiş; Alec Baldwin, Ellen Page, Jesse Eisenberg, Penélope Cruz, Judy Davis, Roberto Benigni ve kendisinin filmde yer alması kesinleşmiş gibi.

 

Aylin Solakoğlu

https://twitter.com/#!/AylinSol