Whiplash (2014): Soğuk Terler Dökeceksiniz!

Kimsenin çalışmadığı sözlüye kurban ararken, gözlerini uzun uzun isim listesinin üzerinde gezdiren ya da normalde hep listenin başından başladığı halde o gün de sonundan başlamaya karar veren öğretmenin, sınıfta yarattığı o dayanılmaz gerginliği hatırlıyor musunuz? Hani bütün öğrencilerin kulağında aynı anda çalmaya başlayan felaket çanlarını, terleyen avuç içlerini, sıranın altında istemsizce sallanan bacakları, son dakikalarda titreyen ellerle kitabı açıp işe yarayacak birkaç cümle ezberlemenin aldatıcı iç rahatlığını, zil çalmayacaksa hiç olmazsa deprem olmasını, yangın çıkmasını, dünyanın batmasını dilemenin öğrenciye özgü o masum bencilliğini… O günlerin çok geride kaldığını düşünüyorsanız, bir film, sinema koltuğunda sizi o ergen karanlığına tekrar sokmayı vaat ediyor. Whiplash işte o film.

whiplash 3

Bir otorite figürü tarafından psikolojik şiddete maruz kalan savunmasız gencin hikayesi, bir asker ocağında (Full Metal Jacket) değil de bir okulun çatısı altında geçiyor diye, sertliğinden bir şey kaybetmiyor. Whiplash’te de kan-ter-gözyaşı üçlüsü fire vermeden karşımızda. Hatta bir noktada işin ucunda insan hayatı bile var. Şiddetse şiddet, kurbansa kurban… J.K. Simmons’ın hipnotize edici bir kötücüllükle canlandırdığı Terence Fletcher’ın grubunu gösteriye hazırladığı prova odası, gerçek bir savaş alanından farksız. Aslına bakılırsa, savaş alanı bile sözde onurlu bir ölüm vaat eder kurbanlarına. Fletcher’ın odası ondan da beter. O odada ölmezsiniz, ama ölmeyi dilersiniz. Oraya kendi isteğinizle girersiniz, ama girdiğiniz gibi çıkamazsınız. Başkasının başarısızlığına üzülürsünüz, ama o başkası olmadığınız için hain bir sevinç de duyarsınız. İnsanüstü bir çaba gösterdiğiniz için pohpohlanmak, saygı görmek istersiniz, ama sadece küçük düşürülür, görmezden gelinir veya süründürülürsünüz. En fenası da geriye dönüşü olmayacak şekilde değişir, dönüşürsünüz, ama aynı kaldığınızı sanırsınız.

Fletcher’ın sinemadaki kabuslara yaraşır diğer otorite figürlerinden belki de tek farkı, kurbanının önüne arada sırada düşük dozlarda fırlattığı övgü ve onay kırıntıları. Kurban talihsiz bir toylukla o kırıntıları toplamaya başlarsa, vay haline. Topladıklarının hepsi burnundan gelecek demektir. Ancak biliyoruz ki, Whiplash’in, tamamıyla iki karakter arasındaki hayranlıkla karışık nefret ilişkisine dayanan senaryosu, bu kırıntılar sayesinde ayakta duruyor. Zira safların belirlendiği, duyguların dengelendiği, gerginliğin sabitlendiği bir noktadan sonra, Fletcher’ın başka bir yüzünü gösterdiği ya da gösterir gibi yaptığı o sahneler de olmasa, film sonu gelmez bir psikolojik şiddet gösterisine dönüşecek.

whiplash_2-2

Müthiş açılış sahnesinden itibaren iki kişilik bir gösteri izleyeceğimizin farkındayız elbet. Ancak gösteri ilerledikçe, daha önce görmediğimiz türden bir şeyler görme isteği artıyor, tekrarlar aslın yarattığı etkiyi yaratmamaya başlıyor, karakterler karikatürize olmaya her an bir adım daha yaklaşıyor. Neyse ki, yönetmen Damien Chazelle’in zamanlaması çok iyi ayarlanmış müdahaleleri, filmin gerilim dozunu hep belirli bir seviyenin üzerinde tutmayı başarıyor ve seyirciyi koltuğundan yay gibi gergin bir halde kaldırmayı garantiliyor. Ancak karikatürize olma tehlikesini atlatsa da, filmin can damarı olan Fletcher’ın, kurban Andrew’a açtığı savaşın gittikçe kişiselleşmesi ve kişisel intikamlar almayı gerektirmesi, katarsis keyfini bir parça kaçırır cinsten. O zamana kadar, özel hayatından neredeyse bihaber olduğumuz, kendi çöplüğü dışında öttüğüne rastlamadığımız Fletcher’ın, biricik kurbanına haddini bildirmek isterken onunla aynı “seviyeye” inmesi, Andrew için iyi, seyirci için kötü haber. Yola kurbanını küçümseyerek başlayan bir kötü, yolun sonunda onu gerçek bir rakip olarak kabul ettiğini belli ederse, gizeminden, karizmasından ve gücünden bir parçayı kaybediyor ister istemez. Önceden insan sınıfına bile girmez, göze insanüstü bir kötülüğün simgesi gibi gelirken; bir anda hırslı bir insancığa evriliyor. Whiplash’in tercih ettiği, bir tür Harry Potter-Voldemort karşılaşması. İzlemesi keyifli, ama film için çok değerli olan katarsis kozu kurbanın kontrolünde olduğu için, formülün izlediği yolu takip etmek çok kolay. “Şimdi son darbe, bir parça mola, az sonra büyük karşılaşma” derken en baştan tam göbeğine düştüğünüz hikayenin ağır ağır dışına çıkmak ve onu güvenli bir mesafeden izlemeye başlamak işten bile değil.

Whiplash’ten zevk almak için, Miles Teller ve J.K. Simmons’ın kesinlikle izlenmeye değer performanslarına odaklanın. Her iki oyuncu da işinizi kolaylaştıracak kadar başarılı. Akademi utanmasa, özellikle Simmons’ın Oscar adaylığını şimdiden kesinleştirecek. Yönetmen Chazelle, her bir seyircinin zihninde az çok yer ettiği tahmin edilen “çaresiz ergenin kabusu”nu yeniden uyandırdığı için de ayrıca tebrik edilmeli.

 

Selin Gürel

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5