Waking Life (2001): Rüya, Alınyazısıdır

Seçil Toprak
Seçil Toprak
26 Mayıs 2012

Benim için ufak çaplı bir mucize olan Waking Life esasında, kendisinin varlığı sinema için en büyük nimetlerden olan Richard Linklater‘ın alamet-i farikası. Onun gözü ve kalemiyle hayatın kendisine içte bir bakış atan Linklater, altını koyu koyu çizdiği cümleleriyle izleyeni adeta kendi düşünce evrenine ortak olmaya davet ediyor. İzleyenin kayıtsız kalamayacağını düşündüğüm alt metniyle kafamızda birçok kapı aralayan ve o kapılardan da usulca sokulup içeri giren Linklater neler söylüyor Waking Life‘ta?

“Elindekilerle ne yaptığın sana bağlı. Bu, elinizde boya kalemleriyle gelmek gibidir. Çizginin dışına taş, her yeri boya!”
Belki de filmin anlatım tekniğini en iyi açıklayan cümleler bunlar. Çizgi dışına taşan çerçevelerle, insan tiplemeleri ve çevre yeni bir boyut kazanıyor. “Gerçek”in (Ki ne olduğu belli mi?) katı çizgilerinin üzerine bir boya darbesi vuruluyor, bir de böyle bakın deniliyor. Hiçbir şey kesin çizgilerle belirtilmemiş. Her şeyin bir “belki”si vardır değil mi? Daha sonraları A Scanner Darkly’de tekrar edeceği bu yöntem, filmin malzemesinin aktarımında fazlasıyla etkili. Sınırları çizilemeyen görüntülerin ve zihnimizde yeni okumalara imkan sağlayacak imgelerin bu anlatımla verilmesi kuşkusuz ki “gerçek” denen şeyin kenarları belli (keskin) çizgiler olmadığının altını çiziyor.

Filmdeki çeşitli insan tiplemeleri (Ki tanıdık yüzleri görmek ayrı bir tat bile veriyor filme…); gerçeğin ne olduğuna veya olmadığına, sebeplerimize veya sebepsizliğimize, yaşamımıza veya ölümümüze dair akıllarının her köşesinden geçip ağızlarına dökülen kelimelerle düşüncelerini paylaşıyorlar bizlerle. Daha doğrusu Linklater paylaşıyor; bazen sıradan (!) bir taksicinin haykırışlarıyla, bazen bir sanatçının duyarlılığıyla, bazen bir bilim adamının rasyonel ve ötesi dokunuşlarıyla… Hep beraber sorguluyoruz hayatı ve kendimizi.


“İnsanoğlunun en büyük özelliği nedir? Korku mu tembellik mi?” diye soruyor Linklater bazı karelerde. Biz de başlıyoruz “Düşünmemizi ne engelliyor?” ekseninde dönen soruları sormaya. Böylelikle hem filmin içine girip Linklater‘la ortak oluyoruz hem de pasif izleyici olmaktan da çıkıp “aktif” konuma geçiyoruz bir bakıma. Filmin bir karesinde de dendiği gibi, gerçekten ihtiyacımız mı var kargaşaya? Bununla ve pasifize olmayla ilgili, filmde medyaya dair yapılan tespitler de önemli. Zaten bu güç, “pasif” olma durumumuza bir sebep olarak da gösteriliyor. Güdümlenmeye alışmış insanlar olduk çıktık ne yazık ki! “Şunu düşün, bunu al” gibi yönlendirmeleri sineye çekiyor, “aktif” katılımımızı saklıyoruz hayattan. Çaldığı müzik aletinin tellerine dokunan kahramanın ağzından, kendisine verilen bir öğüdü dinliyoruz:
“Yapabileceğin en büyük yanlış, hayatın bekleme odasında beklerken hayatta olduğunu sanmak. İşin püf noktası…” gerisini dinlemek için filmi izlemek gerek.

“Rüyanın devam ettiği sürece gerçek olduğu söyleniyor. Aynı şeyi hayat için söyleyebilir misin?”

Tüm bu sorulara cevap bulmak zor iş. Ama belki iyi bir kılavuz olabilir Waking Life. Zaten Linklater‘ın sizinle paylaştığı düşünceleri dinlemek, filmi değişik açılardan okumak insana güzel bir deneyim yaşatıyor. Yalnız olmadığınızı düşünüyorsunuz. En azından ben öyle düşündüm. Aklımdan geçen kimi düşünceleri filmde buldum. Sorularımı tekrar sordum. Tabii ki tüm bunları yaparken, en beğendiğim yönetmenlerden biriyle ortak olduğumu düşünmek büyük bir hazdı. Ortak paydalar yakalamak güzel bir deneyimdi.

Belki de en iyi cevaplardan biridir “Hayata Uyanmak”.

 

Seçil Toprak

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5