Vizyona Alternatif Filmler

Sinan Yusufoğlu
Sinan Yusufoğlu
12 Şubat 2013

Her sene olduğu gibi birçok önemli film vizyona girmedi maalesef. Bir kısmını festivallerde izledik, bir kısmını ise gözümüz yollarda bekliyoruz hala, umutsuzca. Vizyon yelpazesi giderek daralıyor. Zaten çoğu film vizyona girse bile kopya sayılarının azlığı – yani tekelleşme – nedeniyle seyirciyle buluşamadan gösterimden kalkıyor. Liste uzun, biz de aralarından birkaçını seçtik.

 

 

ALPEIS (Alpler)
Yön:Yorgos Lanthimos

2011 Venedik Film Festivali’nden senaryo ödülüyle dönen Alpler, girift senaryosu ve filmin yabancılaştırıcı etkisiyle Lanthimos’un sertlikle nam salmış sinemasına güçlü bir halka daha ekliyor. İkinci uzun metraj filmi Kynodontas’la (Köpek Dişi) kendisine sıkı bir seyirci kitlesi yaratan Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, büyük merakla beklenen yeni filmi Alpler’de de aynı dikenli yollardan yürümeye devam ediyor. Köpek Dişi’nde ‘ailenin bir kaza olduğunu’ oldukça sert bir biçimde gözümüze ‘sokan’ Lanthimos, bu kez de cemaat ilişkilerine kafa yoruyor. Randevu sistemiyle, ölen kişilerin yerine geçip ölenin akraba, dost veya iş arkadaşlarına hizmet veren Alpler isminde bir şirketin oldukça tuhaf ilişkilerine tanık oluyoruz. Köpek Dişi’nden hatırladığımız oyuncu Aggeliki Papoulia’nın bir hemşire olarak karşımıza çıktığı Alpler’de cemaate (Alpler topluluğuna) uyum sağlayamayışı ve cezalandırılmasına tanık oluyoruz. Köpek Dişi’nde aileden kaçan genç kadın; Alpler’de cemaattan kaçıyor. Değişmeyen ise aile ve cemaatle bütünleşmiş sıradan faşizm oluyor.

atmen-4 (1)


ATMEN (Nefes)
Yön: Karl Markovics

Avusturyalı oyuncu Karl Markovics ilk yönetmenlik denemesi Nefes’te, genç Roman’ın ıslahevinde geçirdiği günlere götürüyor bizi. Islahevinden yarım günlüğüne çıkıp her gün belediyenin morgunda çalışmaya başladığında ise yaşam ve ölümün sınırlarında dolanmaya başlıyor. Ceset torbaları, cansız bedenler ve suratları beyaza kesmiş ruhsuz morg çalışanlarının arasında geçmişine dair umut kırıntıları arıyor. Annesine ulaşıp onunla yeniden konuşmak istiyor. Metroda tanıştığı kızla kompartımanda bira içiyor. Islahevinin havuzuna girip nefesini tutuyor uzun süre. Ona yaşadığını hatırlatan her şeye inatla bağlanıyor. Her geçen gün bir morga benzeyen bu dünyada kısık kısık nefes almaya çalışıyor Roman. Yönetmen Markovics ve Roman’a olağanüstü bir oyunculukla hayat veren Thomas Schubert, geçmişlerinde ıslahevinde yaşamış kadar hakiki bir yerden bakıyorlar bu dünyaya.

HOLY MOTORS (Kutsal Motorlar)
Yön: Leos Carax

13 yıl sonra kamera arkasına geçen usta yönetmen Leos Carax bu kadar beklettiğine değecek bir sinema ‘manifestosu’yla çıkıyor karşımıza. Kutsal bir film Holy Motors; her planı sinema aşkıyla sarmalanmış bir kutsallık hem de. Kusursuz oyuncu Denis Lavant’ı parçalara bölerek bütünlüklü bir sinema duygusuna ustalıkla erişiyor ve bir gün içerisinde aşınan yolun ne kadar şiirsel olabileceğini etkileyici bir görsel dünya yaratarak gösteriyor. Carax, sinemanın ve hayal kurmanın sınırlarını olabildiğince genişletirken; açılışta duvarları delip bir sinema salonunda soluklandırıyor seyirciyi. Geride uzun zamandır hislenmediğimiz kadar güçlü ve etkileyici bir film kalırken; akordiyon çalma sahnesi sinema tarihinin unutulmazları arasına giriyor. Düşsel bir sinemanın ‘kutsal’lığına erişen Holy Motors, son yıllarda sinemaseverlerin başına gelebilecek en iyi şeylerden.

infilmnist

IN FILM NIST (Bu Bir Film Değildir)
Yön: Cafer Panahi

İran’da ev hapsi süren usta yönetmen Cafer Panahi’den bir anti-sinema manifestosu. Leos Carax kadar sinemaya inancı kalmamış belki de ustanın. Tutsaklık düş kurmayı da hapsediyor ne de olsa. İran’daki baskılar nedeniyle film yapamayan Panahi, son filmini bir pastanın içerisinde Cannes’a ulaştırıyor. Böyle bir gerçeklik varken; kurmaca donakalıyor işte. Yönetmenin bir gününe tanık oluyoruz bu karşı-sinema manifestosunda; arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb’la birlikte geçirdiği o gün boyunca ilerde filmleştirmek istediği senaryosunu anlatıyor. Senaryoyu anlatırken bir yandan da sinema yapmanın ne kadar gerekli olduğunu sorguluyor Panahi; “Madem anlatılabiliyor, film yapmaya ne gerek var?”. Bu Bir Film Değildir, tutsak bir yönetmenin varoluşsal ve entelektüel sancılarını en yalın biçimde ifade ettiği önemli bir belge olarak zihinlerimizdeki yerini alıyor.

LAS ACACIAS (Akasyalar)
Yön: Pablo Giorgelli

Arjantinli yönetmen Pablo Giorgelli’nin 2011 Cannes Film Festivali’nden Altın Kamera ödülüyle dönen ilk uzun metraj filmi Akasyalar ile uzun bir yolculuğa dahil oluyoruz. Minimalist ve oldukça derin bir yol filmi var karşımızda. Kamyon şoförü Ruben bir arkadaşının ricasıyla kamyonuna aldığı genç kadın Jacinta ve onun beş aylık bebeği Anahi’yle Paraguay’dan Buenos Aires’e yolculuğa çıkıyor. Kereste taşımacılığı yapan Ruben ve 5 aylık bebeğiyle Arjantin’de yeni bir yaşama başlamak isteyen Jacinta. Filmin tamamı kamyonda geçiyor neredeyse. Çoğunlukla susuyor karakterler( bebek gülüyor ya da ağlıyor sadece); bazen de geçmişe dair konuşuyorlar. Kırık dökük bir geçmişe. Yönetmen, sabit ve uzun planlarla yolculuğa ortak ediyor seyirciyi. Kimi zaman bir Sait Faik öyküsünün içindeymişiz hissi yaratan yalınlığı ve oyuncuların filmi oldukça yukarılara taşıyan muazzam oyunculukları ve beklentileri karşılayan sakin finaliyle geçtiğimiz yılın belki de en iyilerinden.

oslo31august

OSLO, AUGUST 31ST (Oslo 31 Ağustos)
Yön: Joachim Trier

Bir taş kadar ağır zamanlarda yaşıyor Anders. Filmin başında bir taşı kucaklayıp suya girmesi boşuna değil. İntihar edip kaçmak istediği bir dünyadan yardım beklemiyor artık; ne iş başvurusundaki snob editörden, ne kız kardeşinden, ne de eski dostlarından. Anılar peşini bırakmıyor Anders’in. Kendisiyle ve hüzünlü şehir Oslo’yla derdi var sadece. Anders rehabilitasyon merkezinden çıkıp geçmişiyle dertleşiyor sadece; kafası alkolle güzelleşmişken yapıyor bunu. Film boyunca yönetmen Joachim Trier’in kamerası Anders’in peşinden hiç ayrılmıyor neredeyse. Oslo 31 Ağustos, Anders’in gözünden Oslo’ya ve onun kederli Ağustos’una dokunmak için her planı ustalıkla işlenmiş güçlü bir film. Yazın son gününde sonbahara hiç hazır olmayan kırık bir düşe ağıt gibi.

WUTHERING HEIGHTS (Uğultulu Tepeler)
Yön: Andrea Arnold

Kırmızı Sokak ve Akvaryum gibi ‘modern zaman’ filmleriyle büyük beğeni toplayan İngiliz yönetmen Andrea Arnold, Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler’ini güçlü ve yenilikçi bir sinematografiyle perdeye taşıyor. Arnold, farklı bir yola girip Uğultulu Tepeler’i karanlık bir intikam hikayesine dönüştürürken, sadist antikahraman Headcliff’i ilk kez siyahi bir oyuncu canlandırıyor. Alışılmışın ötesinde bir uyarlama yaratan yönetmen, umutsuz, eziyet verici ve neredeyse sessiz bir aşk/intikam karanlığına sürüklüyor seyirciyi de. Yönetmenin filmografisinin geneline sirayet eden bu acziyet hali; ister modern zamanları ister Viktoryen dönemi anlatsın; geriye aynı karanlık ‘uğultu’da demlenen bir çaresizlik kalıyor.

ŞİMDİKİ ZAMAN
Yön: Belmin Söylemez

Yazı için tıklayınız.

Sinan Yusufoğlu

sinan.yusufoglu@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5