Venedik Günlükleri #2 (22 July, Werk ohne Autor, American Dharma)

 22 July (Yön: Paul Greengrass) / Yarışma

Yine yakın tarihte yaşanmış gerçek bir olay ve yine Paul Greengrass. Kanlı Pazar, 11 Eylül saldırıları ve Somalili korsanlar tarafından kaçırılan Captain Phillips’in hikayesinin ardından bu kez Norveç’te 2011 yılında gerçekleşen ve 77 kişinin öldüğü saldırıları anlatıyor. Greengrass, senaryosuna da imza attığı 22 July’da hikayeyi saldırıların bir gün öncesinde başlatıyor ve vakit kaybetmeden art arda gerçekleşen başbakanlık binasındaki patlamayı ve Utoya adasındaki yaz kampına yapılan saldırıyı gösteriyor. Bu yarım saatlik sürede Greengrass’ın soğukkanlı sineması tıkır tıkır işliyor. Adadaki dehşeti sömürüye kaçmadan ve uzatmadan perdeye getiriyor. Her zaman olduğu gibi gerilimi dozajında tutarak, mekanı ve zamanı ustalıkla kullanıyor. Lakin bu dakikadan sonra olayları bütün boyutlarıyla ele almaya kalkıştığı için derinleşemeyen ve drama yaslanan bir öykü takip ediyoruz. Saldırıları gerçekleştiren Anders Behring Breivik’in söylemleri, saldırıdan kurtulanların hikayeleri, Norveç’teki hukuk sistemi, Breivik’in avukatının ikilemleri, davanın seyri derken olayın bütün taraflarını gösteren ama hiçbir taraf hakkında dişe dokunur bir şey anlatamayan şablonlar üzerine kurulu bir film çıkıyor ortaya. Greengrass, filmin odağına Norveç’teki adalet sistemi/Breivik ile saldırıda ağır yaralanan Viljar arasında kurduğu karşıtlığı yerleştiriyor ama bu karşıtlık üzerinden de meseleye dair bir söz söylemiyor, onun yerine hamasete bulaşan, klişelerle dolu bir “gerçek hayattan uyarlanmıştır” hikayesi çıkarıyor. Avrupa’da aşırı sağın yükseldiği bir dönemde,  böylesine yakın tarihli çarpıcı bir olayı sinemaya uyarlayıp meseleyi derinlemesine tartışmak yerine mağdurlara saygı duyan bir dram anlatmayı tercih ediyor Greengrass. “Norveç’i çok kültürlülüğe karşı savunduğunu” söyleyen Breivik gibi bir profili inceleme fırsatı bulduğu halde Batı’ya, göçmen meselesine ve güvenlik-özgürlük ikilemine dair sorular sormamayı tercih ediyor. (2/5)

Werk ohne Autor (Yön: Florian Henckel von Donnersmarck) / Yarışma

Das Leben der Anderen ile hızla çıktığı basamaklardan The Tourist ile yuvarlanarak düşen Florian Henckel von Donnersmarck, ülkesine geri dönüyor ve yine geçmişten bir hikaye anlatıyor. Donnersmarck’ın gerçek olaylardan ilham alarak çektiği Werk ohne Autor, İkinci Dünya Savaşı’nda başlayıp 60’ların sonunda kadar sürüyor. Paralel giden hikayelerle Kurt Barnert’ın çocukluğundan bir sanatçı olarak varoluşuna giden süreci konu alan filmin ana damarları; Kurt’un çocukluğunda yaşadığı travmalar, resme olan tutkusu, hayatının aşkı Ellie ile tanışması ve her dönem Kurt’un hayatını etkilemiş olan Nazi Profesör Carl Seeband’ın varlığı. Donnersmarck, Kurt ile Profesör arasındaki çatışmayı filmin merkezine yerleştiriyor. Savaş ve sonrası, dönemler arasındaki ve Doğu-Batı arasındaki değişimleri Kurt’un hikayesi üzerinden anlatıyor. Özellikle dönemin politik atmosferine dair farklı bakışlar getirmeyi başarsa da Werk ohne Autor odağını sık sık kaybediyor, gereksiz sahnelerle şişiyor ve bazı bölümlerde pembe diziye dönüşüyor. Tonu sürekli değişen, seyirciyi yabancılaştıracak kadar farklı yerlere savrulan filmin dramatik yapısı o kadar düz bir şekilde kurulmuş ki Kurt dışındaki karakterlerin yolculuğu duygusal anlardan ibaret. Ve çatışmalar akla ilk gelebilecek yollarla çözülüyor. Yine de Donnersmarck’ın bazı meziyetlerinin de hakkını vermek lazım. Travmaların yaratıcılığa dönüştüğü bir hikaye olarak Werk ohne Autor’un iz bıraktığını söyleyebiliriz. Politika ve sanat arasındaki ilişkiyi bölüm bölüm etkili bir şekilde kullanıyor. Kurt’un unutmaya çalıştığı teyzesi Elizabeth’in imgesi çok güçlü ve film boyunca bu imge işliyor. Özellikle finalle birlikte daha da anlam kazanıyor. Sanatçının yolculuğuyla ilgili sekans başta olmak üzere iyi çekilmiş, akılda kalıcı bölümler de var. Ancak, Werk ohne Autor, bu gibi güçlü taraflarına rağmen uzun süresi, fazlalıkları, hikayesinin sarkması, tutarlı bir görsel dil oluşturulamaması sebebiyle çok da hoş hatırlanmayacak bir film. (2/5)

American Dharma (Yön: Errol Morris) / Yarışma Dışı

Yaşayan en önemli belgeselcilerden Errol Morris, yine tartışmalı bir ismi karşısına alıyor ve çarpıcı bir filme daha imza atıyor. Bu kez karşısında Donald Trump’ın seçim kampanyasını yöneten ve sonradan görevden alınsa da bir dönem Beyaz Saray’da Trump’ın baş stratejisti ve danışmanı olan Steve Bannon var. Bir dönem aşırı sağcı haber sitesi Breitbart News sitesinin başında olan, gülünç derecede çılgın komplolara dayalı belgeseller çeken, ırkçı söylemleriyle tepki toplayan ve Trump’ı gönülden seven Bannon gibi bir karaktere sorduğu sorularla dönemin portresini çıkaran Morris, bir taraftan da Bannon’ın fikirlerini masaya yatırıyor ve bu fikirlerin yol açacağı tehlikeye dikkat çekiyor. Belgeselin çarpıcı bölümlerinden birinde Morris’in çığır açan belgeseli  The Fog of War hayranı olan Bannon, “Senin gibi The Fog of War’u çekmiş birisi nasıl Clinton’a oy verir” diye sorduğunda Morris, “Çünkü korkuyorum. Tek umudum sizin defolup gitmenizdi” diye cevap veriyor. Morris’in bakışlarıyla bu bölüm unutulmayacak bir ana dönüşüyor. Konuşmayı fazlasıyla seven Bannon’ın her cümlesi Trump dönemiyle özellikle seçimi neden ve nasıl kazandıklarıyla ilgili önemli veriler sunuyor. Bannon, ideolojisini açıklarken sık sık “dharma” kavramını kullanıyor ve Twelve O’Clock High, The Searchers, The Bridge on the River Kwai gibi filmlerdeki karakterlerle kendisini özdeşleştiriyor. “Kahramanlık”, “kader”, “görev”, “kendini feda etmek” gibi kavramları kutsayarak, ideolojisini ve kendine biçtiği rolü “dharma”yla anlatıyor. Morris, bu filmler üzerinden önce gerçekle kurmaca sonra da kurmacayla propaganda arasındaki çizgiyi ortadan kaldıran ideolojiyi olduğu gibi gösteriyor. Finale doğru Bannon’ın ürpertici konuşmasını huzursuz edici müzik ve yanan Amerikan bayrağıyla bölen Morris, belgeselinin tonunu her geçen dakika biraz daha koyulaştırıyor. Üzerine çok tartışılacak bu belgeselde sadece tartışmalı bir ismin bir portresini çıkarmıyor Morris, aynı zamanda Bannon’ın dharma teorisinin peşinden giderek Amerikan politikalarının felaket boyutunu gösteriyor ve Bannon zihniyetinin yarattığı felaketin giderek büyüyeceğine dikkat çekiyor. (3,5/5)

Hasan Cömert
twitter