Venedik Günlükleri #1 (Roma, Suspiria, Sunset)

Roma (Yön: Alfonso Cuarón) / Yarışma

Alfonso Cuarón’un çocukluk anılarından yola çıkarak yazdığı Roma’nın yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu söyleyerek başlayalım. Roma, Cuarón’un en kişisel filmi olmakla birlikte sinemasının yapı taşı olan bütün unsurlara da sahip; çok iyi yazılmış karakterler, pürüzsüz bir hikaye anlatımı ve nefes kesen bir görsellik. Cuarón’un 5 yıl aradan sonra çektiği film 70’lerde geçiyor ve Meksikalı orta üst sınıf bir aile ve yanlarında çalışan Cleo karakteri üzerinden dönemi arka planına alıyor ve bir ülkenin değişimini kadın karakterlerle anlatıyor. Hikayenin merkezine Cleo’yu yerleştiren Cuarón’un hem sınıf hem ırk hem de cinsiyet üzerinden kurduğu anlatıda büyük toplumsal olaylar ailedeki ve karakterlerin hayatlarındaki değişimle paralel şekilde ilerliyor ve bu kırılma anları eşsiz bir görsellikle perdeye geliyor. Açılışından itibaren sakin, hiç acele etmeden hikayesini anlatan Cuarón, küçük anlara odaklanırken epik anlar yaratmayı da ihmal etmiyor. Ev içindeki yaşamdan sokağa, kişisel arzulardan politik meselelere, mutlu anlardan huzursuz edici olaylara zarif geçişler yapan Cuarón, siyah beyaz görüntülerle büyüleyici bir dönem filmine imza atıyor. Hikayenin mizahi tonunu ve sertliğini dengeli bir şekilde kuran, imgeleri tekrarlayarak etkili bir şekilde kullanan Cuarón’un teknik açıdan ulaştığı seviye ise hayranlık uyandırıyor. Öğrenci protestosunun askerler tarafından bastırıldığı Corpus Christi Katliamı’nı gösterdiği sahne ve final bölümü başta olmak üzere antolojilere geçecek sahnelerle dolu Roma, kesinlikle yılın başyapıtlarından. (5/5)

Suspiria (Yön: Luca Guadagnino) / Yarışma

Açıkçası, Suspiria’nın yeniden çekileceği ilk açıklandığında heyecandan daha fazla endişe ağır basmıştı. Korku sinemasının en iyi filmlerinden biri olan Dario Argento klasiğinin yeniden çevrimini yapmak hiç kuşkusuz altından kalkması zor bir iş. Belki de imkansız. Luca Guadagnino da bunun farkında olsa gerek (!) orijinal filme birebir bağlı kalmak yerine biraz daha kendine alan tanıdığı “yeni” bir film yapmaya kalkışıyor. Ancak bu tercih yeni Suspiria için yeterli olamıyor. Hikaye, orijinal filmde olduğu gibi 70’lerde, bir dans okulunda geçiyor. Guadagnino’nun kurduğu ince detaylarla örülü, etkileyici dünyanın içine girmemek çok zor. Hem yarattığı karanlık dönem atmosferi hem de iç mekanlardaki zarif yönetmenlik hamleleriyle tansiyonu yükselten Guadagnino, – finale kadar olan kısımda- görsel açıdan beklentilerin de üzerine çıkıyor. Özellikle dans ve ölümü paralel kurguladığı sahneyle unutulmayacak bir seyir deneyimi yaşatıyor. Ancak, başkarakter Susie’nin hikayenin merkezinde olmasına rağmen olayların merkezinde olmaması ana çatışmaları oldukça zayıflatıyor. Finaldeki çözülme bazı şeyleri açıklasa da dramatik açıdan oluşan boşluklar izleğe de hasar veriyor. 150 dakika boyunca seyirciyi finale yan karakterler ve dolaylı bağlantılarla taşımaya çalışan Suspiria, gülünç ve çok kötü tasarlanmış final bölümüyle büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Filmin genel tonuna bakıldığında Guadagnino’nun kendini ciddiye almayan bir filme imza attığını, final bölümünde eğlendiğini varsaysak bile (ki biz eğlenmedik) düz bir şekilde arka plana yerleştirilen dönemin politik olayları, Yahudi soykırımıyla ilgili zorlama bağlantı, geçmiş, korku ve vicdan üçgeni üzerine kurulu metin, hiçbir zeka pırıltısı barındırmayan, psikanalitik okumalara alan açan göndermeler ve çorbaya dönüşen fikirlerle Suspiria, zayıf bir yeniden çevrim olarak kayıtlara geçiyor. (2,5/5)

Sunset (Yön: László Nemes) / Yarışma

Son of Saul ile bütün dünyada ses getiren László Nemes’in yeni filmiyle ilgili hikayenin kendisinden çok yönetmenin biçimsel tercihleri merak konusuydu. Malum çokça tartışılan filmin en dikkat çekici tarafı filmin tamamının başkarakterin gözünden anlatılmasıydı. Hikayesini takip edilmesi zor, dar bir kadrajla anlatan Nemes’in performansı bir hayli dikkat çekiciydi. İkinci filminde de aynı biçimsel tercihlerde bulunan Nemes bu kez şapkadan tavşan çıkaramıyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Budapeşte’de geçen hikaye Írisz Leiter adlı genç bir kadının bir erkek kardeşi olduğunu öğrenmesi ve sonrasında kardeşini arayışını konu alıyor. Ve bu arayış bir yerden sonra başka bir hikayeye evriliyor. Nemes, tamamında olmasa da filmin büyük bir kısmını yine başkarakterin gözünden anlatıyor. Sürekli hareket halinde olan,  karakterin ensesine, sırtına ve omuzuna konumlanan bir kamera, dar kadrajlar, bulanıklaşan çerçeve detayları, arka planda anlatılan büyük hikaye ve aniden yükselip düşen ritmiyle Sunset, Son of Saul’un kötü bir kopyası olmaktan öteye gidemiyor maalesef. Yapısal olarak neredeyse aynı şablonu kullanan Nemes, bu kez kamerasının bütün sihrini yitiriyor. Son of Saul’da mekan üzerinden anlatı kuran Nemes’in kamerası toplama kampının çıkışsızlığı ve kaotik atmosferi ortasında etkili bir araca dönüşüyordu. Bu sebeple içerikle biçim arasında organik bir bağ vardı. Bu kez ise böyle bir şey söz konusu olmadığından filmin tansiyonu, bütün gerilim unsurları, başkarakterin motivasyonu, karşılaştığı karakterlerin tepkileri, arka plandaki politik atmosfer ve anlatılan hikaye yönetmenin bütün tercihleriyle birlikte manasını yitiriyor. Doğal olarak kamera işlevsiz kalınca ortaya kof bir yönetmenlik gösterisi kalıyor ki bu gösteriye de katlanmak oldukça zor. (1,5/5)

Hasan Cömert
twitter