Valerian and the City of a Thousand Planets (2017): Luc Besson’un Bir Uzay Operasıyla İmtihanı

Luc Besson’un Lucy ile elde ettiği büyük gişe başarısının ardından kalkıştığı dev bütçeli uzay operası Valerian and the City of a Thousand Planets, 1978 yılında Apollo-Soyuz projesinde Amerikalı ve Sovyet astronotların el sıkışmasıyla başlıyor. David Bowie’nin “Space Oddity”sinin eşlik ettiği bir sekansla, geçmişten başlayıp geleceğe uzanan yolculuğunu izliyoruz bu uzay üssünün. Ve geleceğe doğru ilerledikçe, gezegene tehlike arz edecek kadar gelişip büyüyünce dünyanın yörüngesinden çıkıp uzayda kendi yolculuğuna başlayışına şahit oluyoruz bu yapının. Yüzlerce yıl içinde, bin ayrı gezegenin ve türün birarada barındığı Alpha adlı bir yaşam alanına dönüşüyor, Besson’un filminin de ana mekanını oluşturuyor.

Bu ilgi çekici gelecek tahayyülünün ardından, bizi Mül adlı gezegenin geçmişine götürüyor sinemacı. Olağanüstü doğasıyla Besson’un üzerinde en çok çalıştığı şey bu gezegenin ve üzerine yaşayan İnci Halkı’nın tasarımları şüphesiz. Mül’e düşen bazı uzay araçlarının, gezegeni yok ettiğini, halkın ufak bir kısmınınsa tamamen şans eseri kurtuluğunu öğreniyoruz. İnci Halkı’nın yaşam ve soylarını sürdürme mücadelesi, filmin de ana eksenini oluşturacak. Bu canlıların Avatar filmini hatırlattığı sıkça konuşulan tasarımları, her şeye rağmen Besson’un yarattığı izlemeye değer bir dünya ve gerçekliğe hizmet ediyor.

Ve sonra filmin kahramanları Valerian ve Laureline’la tanışıyoruz. İşte o noktada bir çuval incir berbat oluyor. Luc Besson, filmin iki kahramanı arasında ‘screwball’ komedi çizgisinde bir dinamik oluşturmaya çalışıyor daha ilk andan itibaren. Fakat ortaya mesela bir Cary Grant – Katherine Hepburn mucizesi çıkmıyor, bunun sorumlusu da asla iki oyuncu değil. Dane DeHaan’ın zaten yetenekli bir genç olduğunu biliyoruz. Cara Delevingne için aynısını söylemek zor ama burada sorun, kendilerine yazılmış olan sahnelerde, diyaloglarda. Bu denli sahte, nüanssız ve bir de üstüne cinsiyetçi malzemeyi işler hale getirebilecek iki oyuncu yeryüzünde olmayabilir.

Sonrasında birkaç eğlenceli sayılabilecek aksiyon sekansı kurmayı başarsa bile ne sağlam bir yapı ne akılda kalıcı bir kötü ne de zekice bir mizah yaratabiliyor Besson. Senaryo yazarlığı zaten hiçbir zaman onun kuvvetli tarafı olmamıştı. En sevdiğimiz bazı filmleri bile senaryo zaaflarından muaf değildi. Ancak kariyerinin şu noktasında yönetmenlik becerilerini bile sorguluyor insan ister istemez. Bu tür mevzularda herkesin farklı görüşleri olabilir ama en azından komedi mayası tutmuş, eğlenceli bir film olarak gördüğüm The Fifth Element‘ten bu yana Besson izlemeye değer herhangi bir şey yaratabildi mi, gerçekten herkesin bu soruya vereceği cevabı merak ediyorum. Gitgide aşırılıkların, altı boş bir efsane filmler yaratma hırsının, seyirciyi doğru ölçüp tartamadan popüler filmler yaratma gayretinin kurbanı oluyor sanki yönetmen. Arada Lucy ya da yazarı, yapımcısı olduğu gibi Taxi serisi gibi tekil başarılar olmasa, Valerian and the City of a Thousand Planets gibi bir projeye para bile bulması imkansız olurdu herhalde.

İlk kez 1967’de yayımlanmaya başlayan ve Avrupa çizgi romancılığında önemli yeri olan “Valérian et Laureline” adlı serinin ilk sinema uyarlaması bu film. Daha önce televizyon uyarlamaları denenmiş. 2007 yılında Fransa’da Canal+ yarımşar saatten 40 bölümlük bir animasyon dizi versiyonunu da yayınlamış. Yazar Pierre Christin ve çizer Jean-Claude Mézieres’in yarattığı çizgi roman, sadece uzayda değil, zamanda da yolculuk yapılan bir gerçeklik kuruyor. Hatta çizgi romanlara göre, Laureline aslında 11. yüzyıl Fransa’sında yaşayan bir köylü kızı ve Valérian onu geçmişe gittiği bir macerasında tanıyıp yanında 28. yüzyıla taşıyor. Besson, hikayenin zaman yolculuğu ayağına hiç bulaşmamayı tercih etmiş. Karakterlere böyle bir geçmiş hikayesi de yazmamış. Aralarındaki flört hali dışında tanımadığımız, oldukça tıfıl görünmlü iki gencin, soykırıma uğramış bir ırkın yaşam mücadelesine yardımcı olduğu bir macerasını anlatmayı seçmiş sadece.

O maceranın ilgi çekici bir tarafı olduğunu söyleyemeyeceğim. Besson’un sadece kurduğu evrenin ve içindeki yaratıkların tasarımlarına kafa yorduğu, bunun ötesinde de seyir zevki vaat etmeyen bir film karşımızdaki. Çizgi romanın özünde mevcut olan politik duruş da burada soykırım bahsiyle olay örgüsüne dahil olan bir araçtan ibaret, derinliği yok. Besson’un sinema yoluyla anlatacak bir öyküsü kalmış mı, onu dahi sorgulamak lazım. Yaratıcı kısırlık öyle bariz ki Alexandre Desplat gibi Oscar ödüllü bir müzisyen bile can sıkıcı ölçüde jenerik, basmakalıp bir özgün müzik hazırlamış film için. Rihanna’nın seksapelini sergilemekten öte kullanılmamış olmasından, o acayip dans / striptiz sahnesinden bahsetmek bile istemiyorum…

Sahiden ilgileniyorsanız, Valerian ve Laureline’ın evrenini keşfetmek için filmden ziyade çizgi romanlar daha zengin bir maden gibi görünüyor kısacası…

Ali Ercivan
twitter

***

Yönetmen: Luc Besson

Senaryo: Luc Besson, Pierre Christin (çizgi roman), Jean-Claude Mézières (çizgi roman)

Yapım: Fransa, 2017

Oyuncular: Dane DeHaan, Cara Delevingne, Clive Owen, Rihanna, Ethan Hawke

Süre: 137′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5