Sleeping Beauty (2011): Uyutan Güzel


Ezgi Küçüktuğsuz
04 Kasım 2011

Bir Grimm Kardeşler bir de Andersen masallarını hep sevdim. O masalların Disney versiyonlarını da öyle. Sonra ben büyüdükçe değişen, şekillenen, dönüşen versiyonlarını daha da çok sevdim, severim. Hatta takıntılı olduğum söylenebilecek Kırmızı Başlıklı Kız ve kurdun masalını Hollywood alıp da çarçur ettiğinde çok üzülmüştüm ki çok sinirleneceğimi üzüleceğimi bildiğimden daha izlemedim bile filmi. Neyse uzattım, kısacası uyuyan güzelin “modern ” uyarlaması zaten çok merak edeceğim bir filmdi demeye çalışıyorum, çeşitli festivallerde gösterilip adaylık almasaydı da çok ilgimi çekecekti. Ancak bu ilgimin üzerine bir de fragmanının gizemli hali kat kat artırdı, yalan yok.

Avusturyalı yazar Julia Leigh‘in bu ilk filminde Sucker Punch‘la parlayan oyuncu Emily Browning‘le oldukça içli dışlı olduğumuz, vücudunu ezberlediğimiz bir gerçek. Ancak kızın hülyalı hali ve porselen bebekmişcesine güzelliği filme gerçekten cuk oturmuş kesinlikle. Para sıkıntısı çeken bir üniversiteli gencin “ekstra gelir” kaynaklarını ve uyku sorununu, adı konulmayan arzularla yoğrulmuş tuhaf dünyalara attığı adımları, karanlık bir boşluğa doğru gidişini izliyoruz. Böyle söyleyince pek bir havalı durdu gibi sanki. Oysa bu, film hakkında söyleyebileceğim en iyimser şeydi.

Buz gibi bir film bu. Soğuk demek kesmedi, o yüzden buz gibi daha doğru geliyor. Bunu mesafeli ve ritmsiz olduğu için de söylemiyorum üstelik, başka bir şey bu. Steril bir soğukluk desem daha iyi anlaşılır sanırım.

Filmde müzik minimum, hatta neredeyse hiç yok ancak sesler var. Ayak sesleri, hışırtılar lıkır yani yansıma sesler ve bir de en çok nefes ön planda. Zaman kavramımız pek yok, genç kızın hayatından kesitler görüyoruz bir orda bir burda. Bir labaratuarda, bir barda, bir restoranda garson, bir görüşmeye gidiyor falan derken sabahleyin eve gelip kendini yatağa atıyor. Ama işte hep atamıyor o yüzden yardım alıyor. Kocaman yatak, manzaralı yatak vs. Yatak önemli.

Kırılgan görünse de oldukça mesafeli bu kız herkesle, nazik, güler yüzlü görünse de soğuk. Hep yarı saydam sanki. Herhangi bir duygu ibaresi yok ne mutluluk ne üzüntü, uyuşmuş gibi ancak tek hissettiği duygu sanırım acı. Fiziksel veya ruhsal olabilir, büyük bir acı. Bir de yapacağı tüm işlerin fiziksel oluşu dikkatimi çekti çok, hep ve sadece vücudunu kullandı inatla. Bedenini önemsemeksizin, kullandı onu.

Bir de söylemeden edemeyeceğim mesaj kaygılı olsun olmasın o kopuk ve zorlama diyaloglar -kimi zaman monologlar- da beni benden aldı. Hele bir yerde o dedelerden birinin kameraya bakarak anlattığı hikayede kendimi aşağılara atasım geldi.

Tamam, günlük hayatın/konuşmaların sığ ve samimiyetsizliğini vurgulayarak iletişimsizliğe dem vurmuş. Tamam ten’in çoktan tin’in önüne geçtiğini, “et”in değer gördüğünü gösteriyor. Rahatsız etmeyi, kaşındırmayı amaçlıyor hatta yer yer başarıyor da keskin tezatlarla. Ancak “bazı insanlar ölü taklidi yapar ama ben yaşıyor taklidi yapıyorum” tarzı geyik ve bayık tavırlar, zaten ruhsuz duran filmi iyice gereksizleştiriyor.

Sonuç: güzel bir konu ve fikir, sıkıcı ve ruhsuz üstelik aksak film. Sürekli “ee neden böyle yaptı şimdi? ee bu ne şimdi? eee ne alaka şimdi? ama bu hiç oldu şimdi?” diye isyan ede ede kendimi bitirdim, yordu beni. Gereksiz yıprattı. Güzelim kız, güzelim temaya hep yazık oldu. Ha, izlediğim için pişman mıyım?

Asla, çünkü izlemesem çok merak ederdim ama “izlesem mi acaba” diye tereddüt edecek birine de tavsiye etmem orası kesin.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5