Üç Vakte Kadar Allen

Seçil Toprak
Seçil Toprak
18 Mayıs 2012

Woody Allen, yarım yüzyıllık bir süreyi sinemaya adamış yönetmen, senarist, oyuncu ve lafbâz. Sanırım onu en çekici kılan özelliklerinden biri de bu lafbâzlığı. Filmlerinde nefes almaksızın anlattığı hikâyeler, olaylar arasında kurduğu ilişkiler, her şey üzerine dile getirdiği düşünceler onu izlemekten çok dinlememizi sağlıyor. Evet, o çoğunlukla dinlemek üzerine bir sinema yapıyor.

1966 yılında oyunculukla sinema alanında görülen Allen, ilk yönetmenliğini Japon yönetmen Senkichi Taniguchi’yle birlikte 1966’da çektiği What’s Up Tiger Lily ile yaptı. Ondan sonra da onu durdurabilene aşk olsun. Kanımca en verimli yıllarını geçirdiği yetmişler ve seksenlerin bir yarısı ile de unutulmaz filmler ve anılar bıraktı belleklerimizde. Onun gerçekten de insanı eğlendiren, belki de eğiten, sıklıkla “Ne diyor bu adam?” derken kendinizi bulacağınız bir sineması var. Filmlerine eşlik eden, o bitmek tükenmek bilmeyen arka plan müziği bile bir yerden sonra aranan bir unsur haline geliyor. O müzik olmasa nerede olduğunuzu unutacak, ne izlediğinizi şaşıracak hale geliyorsunuz. Tabiî bir de olmazsa olmazı “anlatıcı” dış ses. Gelin sizlere bir hikâye anlatayım kıvamında, bizim zaten alışkın olduğumuz tahkiye numaralarıyla modern meddahlık bile yaptığı söylenebilir. Peki, neler anlatır Woody Allen? Hikâyeleri nelerdir?

Modern insan dediğimiz şey, bir koşuşturmacanın, bir karmaşanın içinde debelenip giden bir varlık. O varlığın; günlük hayatı, ilişkileri, işi ve daha birçok şeyi kolaylaştırmak yerine daha da karmaşık hale getirdiği bir gerçek. Çünkü modernizm dediğimiz şey kozmosu değil kaosu sever, onu seçer. Dolayısıyla en basit bir işi bile karmaşık hale getirmek marifettir. İşte, Allen bu karmaşanın tam ortasından bakar bize, söyleyeceklerini buradan aktarır. Söylenmelerini bize bu pencereden dinletir. Çünkü kafası karışıktır, büyük şehir insanıdır. O, karşıdan karşıya geçerken yola atlayıp geçmez. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa bakar ve… Ve evet, neden karşıya geçeceğini bilmez. Belki unutur. Kafasının içinde yaşattığı geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek birbirine girer. O girift yapının içinden çıkıp gelen sözcükler de bir Woody Allen karakterini var eden en önemli unsurlardır. Allen’ın en önemli hikâyesi budur işte: İnsan.

Yetmişlerden gelen Everything You Always Wanted to Know About Sex But Were Afraid to Ask (1972 –ki adından başlayarak vadettiği eğlenceyi izleyicisine sunan bir filmdir.-), Annie Hall (1977) ve Manhatten (1979), Allen filmografisinin kilometre taşlarından bazıları. Özellikle Annie Hall, gerek ilişkilere bakış tarzı gerekse kadın ve erkek kavramlarını ele alıp yoğuruş şekli ve gevezeliğiyle en müthiş Allen filmlerinden biri. Sonrasında seksenlerde gelen işleri daha ağırbaşlı bir Allen çıkarıyor karşımıza. Mesela; Crimes and Misdemeanors (1989). Gerçi bu film seksenlerin sonuna denk geliyor ve kanımca onun son önemli işi. Seksenlerdeki birkaç işi de dikkate değer. Zelig (1983), The Purple Rose of Cairo (1985), Hannah and Her Sisters (1986), Radio Days (1987)… Seksenlerden sonra Allen benim için kayıp. Belki bir nebze Husbands and Wives (1992) öne çıkan bir yapım ama bizim lafbâz Allen’ın iyice yorulduğu sonraki işlerinden belli oluyor.

Allen, 2005’te kimilerine göre eski kimliğini revize ederek yeniden hayata getirdiği Match Point’e kadar birçok işe imza attı atmasına, ancak ne izleyiciye ne de eleştirmenlere yaranabildi. Match Point de zaten toptan başarıyla alkışlandığı bir film olmadı. Yine de Allen’ın toparlandığını göstermesi, belki yeni bir Allen’ı imlemesi açışından dikkate değer bulunabilir; ki bence alkışlanmasının yegane sebebi de budur. Yani bundan sonraki işlerinin habercisi olma hali. Ancak ardından gelen işler yine tatmin edici olamadı. Scoop (2006), ve Cassandra’s Dream (2007) ile devam edip rotasını İspanya’ya çeviren Allen, Vicky Christina Barcelona (2008) ile izleyenlerini biraz da olsa heyecanlandırdı. Ancak esas Allen tadı yakalayacağımız film Midnight In Paris oldu, hatta olmakla da kalmadı ödül sezonunda adını da sıkça duyurdu. Şahsen yetmişli yılların o güzelim Allen filmlerinin tadını yakaladım ben Midnight In Paris’te. Doyurucu bir senaryo, şık bir atmosfer, Allen’ın alter egosu olduğu hissedilen Gil (Owen Wilson) ve nostalji sosuyla bezenmiş bir öykü. Evet, bu film hem izleyeni hem de eleştireni memnun etti. Ancak onun öncesinde iki film daha yapmıştı Allen: Whatever Works ve You Will Meet A Tall Dark Stranger. Whatever Works ile yine bildiği diyarlara, yani New York’a dönse de ve odağına yerleştirdiği Boris (Larry David) karakteri tipik bir Allen karakteri olsa da “kaba” bir film olmaktan öteye geçemedi benim için. Sanki film olamadı, taslak halinde kaldı.

Bu hafta vizyona gireceği duyurulan ancak yine direkten dönen You Will Meet A Tall Dark Stranger aslında Allen’ın sondan üçüncü filmi. Biz yeni filmi To Rome With Love’ı beklemeye koyulmuşken, bu filmin vizyon haberini almak açıkçası beni fazla heyecanlandırmamıştı. You Will Meet A Tall Dark Stranger da tipik bir Allen filmi ve tipik olmaktan ileriye de gidemiyor. Yer yer mizahın dozu iyice ayyuka çıkarıyor ancak Allen’ın sarkastik anlarını perdeye fazla yansıtamıyor. Oyuncu kadrosu ise yine göz alıcı: Gemma Jones, Antony Hopkins, Naomi Watts, Josh Brolin, Antonio Banderas… Orta yaşı geçmiş ve krize tutulmakta bile biraz geç kalmış Alfie tiplemesiyle Antony Hopkins ve bir şeylere inanma ihtiyacıyla yönünü bulmaya çalışan Helena tiplemesiyle Gemma Jones filmin yıldızları. Yine bir anlatıcı, müzik ve trajediden yakalanan komedi bize Allen sinyallerini verse de eksik bir film bu. Karakterlerin anlatımı bakımından, olayların gidişatı yönünden eksik. Tamamlanmama durumundan bahsetmiyorum, bir olayın illa ki neticeye bağlanması durumu değil bu eksiklik zaten. Fazla aceleyle yazılmış ve çekilmiş edası var. Hani sanki filmin girişindeki Shakespeare alıntısı durumu özetler gibi: “Hayat gürültü ve hiddetle doludur ama nihayetinde hiçbir şey ifade etmez.” Film sanki Shakespeare’in o zamandan bu filmi izlediğini ve yorumladığını düşündürtüyor izleyene. Çünkü ne eksik ne de fazla bu film; bu alıntıda gizli. Esas dikkat çekici olan filmin sonundaki eski hayatlara özlem duygusu vurgusu ve “In France” ifadesi. Çünkü ardından gelen film belli: Midnight In Paris. Dolayısıyla ben bu filmi Midnight In Paris’e bir geçiş olarak nitelendiriyorum. Yoksa başka türlü affedemeyeceğim Woody Allen’ı.

 

Seçil Toprak