Türkiye Sinemasının ‘Uzaktaki Yakın Tarihi’

Kaan Karsan
Kaan Karsan
15 Kasım 2012

49. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde “Hile Yolu” isimli bir ulusal yarışma filmi izledik. Filmin sinopsisinde son derece direkt olarak geçen şu cümle bizi cevabı olmayan derinlemesine sorulara gark etti: “Hrant Dink’in öldürüldüğü gün ne olmuştu?”. Üzerinden yavaş yavaş akıp giden beş seneye, sorulan binlerce dinç soruya, verilen binlerce yüzleşmesi ağır cevaba rağmen gerçekten de mevzubahis cinayet hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Adli teorilere, komplo teorilerine hatta bilimsel teorilere kadar varan bu zincirde öğrenmek istediğimiz her şey bizden bir şekilde gizlenmişti. Bu elbette ki yasal terörün karşı konulamaz bir başarısıydı. Biz benliğimizin bir yerinde makul bir öfkeyle yaşamaya alışırken Hrant’ın davası, Hrant’ın ardından yürüyen on binlerce insana bakıp adice gülümsüyordu.

Geçtiğimiz günlerde Antalya’da prömiyerini yapan ve muhtemelen önümüzdeki aylarda da gösterime girmesi planlanan Hile Yolu, sadece Dink konusunda kendince bir tazeleme takdim etmiyordu aslında. Geçtiğimiz senenin Cannes yarışmacılarından Andrew Dominik mahsulü “Killing Them Softly”nin namı filminden önde yürüyen repliğiydi mevzu… “Amerikan bir ülke değildir, iş yeridir.”.  Hile Yolu’nun devletin derinliklerine, suçun hiyerarşik bütünlüğüne ve Türk ereğinin kanlı yolculuğuna, bayrak egemen bir toplumda belki de “Türkiye bir ülke değildir, iş yeridir.” diyerek dikkat çekiyordu. Hile Yolu ne bütünlüklü, ne özgün ne de yeterince cesur bir filmdi. Hatta kimi açılardan ‘suçlu’ya ‘kurban’; ‘kurban’a da ‘talihsiz’ diyerek ‘aşırı’ insancıl sularda seyrederek genel konseptinden uzaklaşıyordu. Filmin ‘cesur’ konular üzerindeki korkak eğilimleri ise, sinemamızın asıl problemine işaret ediyordu. Zaten meselemiz de bu…

Sivas katliamının yirminci yılına yakınsadığımız şu günlerde birilerinin bu vahşetin yirminci yılını kutlayacağını bilmek ne kadar acıysa, Madımak’ta yaşananları ancak yirminci yılında tam olarak anlayabiliyor olmamız da o denli acı… Aynı Altın Portakal’da galasını yapan bir diğer belgeselin varlığı ise, yazımızın başlığını tam olarak bir pro-örnek olarak desteklemesi açısından oldukça önemli: “Menekşe’den Önce”Menekşe’den Önce, Madımak katliamını şahitleri ve kurbanlarıyla birlikte masaya yatırırken, vahşetin kan donduran görüntülerini de kesintisiz olarak beraberinde sunuyordu. Bugüne kadar ne kurgudan güç alan bir kurmacası ne de seyircisine karşı ‘merhametsiz’ bir belgeseli bulunan Madımak’ın dikkat çekici ilk ‘geri dönüş’ünün yirmi yıl sonra gelmesi oldukça düşündürücüydü. Hele ki Antalya Kültür Merkezi’nin fuayesinde filmden çıkmış yeni nesil genç kuşağın Madımak geriliminin görkemi karşısında boyun eğip “ben böyle bir şey olduğunu bilmiyordum, ne kadar korkunçmuş.” gibi seçmece sığ ifadelerle belli bir farkındalık kazandığını görmek ve bunun buruk sevinciyle geçmişe karşı yabancılaşmak, işin tuhaf tarafını iyiden iyiye dipsizleştiriyor.

Görünen o ki toplumsal hafıza dahi vakit içerisine zaman aşımına uğrayıp hükümsüz hale geliyor. Darbe sonrası apolitikleşme ve asimilasyon süreçlerinin ardından neredeyse politik anlamda dilsiz bırakılan sinemamızın son dönemde Kürt meselesine gereken önemi gecikmeli olarak göstermesi kimi açılardan elbette ki umut verici. Lakin acılarla aramıza seneler girince, üzerimizdeki izleri siliniyor ve şu meşhur ‘ötekileştirme’ mevzusu dâhilinde hiç farkında olmasak da kendimizi ötekileştiriyoruz. Acılar, izlerini kurbanların üzerinde, zaman zaman daha da ağır bir şekilde kendilerini hissettirerek bırakıyorlar. Bu esnada da, bir arada yaşamayı öğrenen çoğunluk, geçmişe karşı kayıtsız kalmayı daha da iyi beceriyor. Diyarbakır’daki işkenceler hafifleştirilerek bazı dizilerin dramatik yapısını güçlendirmek adına kullandıkları araçlar haline gelirlerken ana haber bültenleri nefret püskürtmeye ve ideolojileri kılıflara gömmeye devam ediyorlar. Düşünceler dile geliyorlar. Sonra da bedensel işkenceler yerine demir parmaklıklar ardına hapsediliyorlar.

Bütün bunlar neticesinde, takvim yaprakları biraz eskimeden, ‘modern’ politik –politik tarafını bırakalım, vicdansal- problemlerimizi anlatan filmlerle karşılaşamıyoruz. İşte cesur olduğundan çok korkak olan ve buna rağmen bizi bir şeylerle yüzleştirmeyi başaran Hile Yolu, gizli sakıncaları su yüzüne çıkarıyor. Fark ediyoruz ki, bizim sinemamız yakın tarihi anlatmaktan ziyadesiyle çekiniyor ve alevin sönmesini ve ortalığın durulmasını bekliyor. Yani, kendini garantiye alabileceği gizli bir sözleşmeyi imzalayarak olabildiğince küçük çaplı bir yaygara kopartarak sineye çekiliyor. Bunun nihayetinde kendimizi geçen seneyi, geçen beş seneyi, geçen on beş seneyi sorgulayan ve sorgulatan filmlerin yokluğunda buluyoruz bir anda. Hâlbuki ne sorunlar çözüldü, ne düşünceler prangalarından arındı, ne de kan duruldu… Peki, sahi neden sanki otuz yıl sonra hiçbir şey olmuyormuş gibi, politik filmlerimiz “Otuz Yıl Önce” ibaresini kendilerine şart koşmaya başladılar?

Bir korku toplumunda bu sorunun elbette ki onlarca müstakbel cevabı var. İşin kötü yanı ise bu cevapların hiçbirinin ‘tatmin edici’ yahut ‘önemli’ olmaması… Çünkü darbe bir ‘tabu’ iken bir ‘meta’ oldu. Basın-yayın organları ‘özgürlük’ etiketiyle oldukça döngüsel bir mekanizmanın içerisinde hapsedildiler ve bu kısır döngünün başrolüne oturtuldular. Kısa süre içerisinde sistemli bir biçimde toprağa gömülen o ‘yakın’ tarih, otuz sene önce yaşanan her şeyden daha uzak bir yerde konumlandırılmaya başlandı. Maktuller sağırlaştırıldı, hesap vermesi gereken benlikler kimliksizleştirildi ve yıllar önceki acılar bu sayede daha rahat tartışılmaya başlandılar. Hiç konuşulmamış, konuşulamamış olan uzak acılar, yakınlarda yaşadıklarımızın önündeki en yüksek bariyerler olmaya başladılar. Çok acı ama vakt-i zamanında savuşturulmuş olan uzak geçmiş, yakın geçmişin adalet arayan kılıcını unutturmak adına bir pragma olarak ‘birileri’ tarafından bir kalkan olarak kullanılmaya başlandı.

Özcan Alper’in sesi gür ve korkusuz bir biçim ve biçemle hesap soran filmi Gelecek Uzun Sürer’in acının bileşenlerinden oluşan öfkesi; halen tarihsel bir kontrol mekanizması tarafından alevleri kontrol altında tutulmaya çabalanan 90’lı yılların insan hakkı ihlallerini cesaretli bir tavırla peliküle döken Sedat Yılmaz’ın Press’i; Kazım Öz’ün dönemin hak ettiği türden sertliğini perdeye yansıtan ‘yumruk’ gibi “Bahoz”u ve Ruhi Karadağ’ın büyük zorluklarla mücadele ederek güç bir şekilde tamamladığı ‘Hayata Dönüş’ belgeseli Simurg akıllarımıza ilk gelen ‘aranan kan’ türünden filmlerimiz… Ancak ihtiyaç duyulan cesareti ihtiva eden bu filmlerimizin ötesinde politikayla yumruk yumruğa dövüşen filmlerimizin eksikliğinde boğuluyoruz. Politik sinemanın devinimleri, korku blöfüyle ya da gerçekliğiyle birlikte kontrol ediliyor. Sinemacılarımız, o ağır devlet taşının altında ezilmekten çekiniyorlar ve dile gelmemiş karanlıklara ışık tutmaktan ihtiyari ya da gayri-ihtiyari bir şekilde çekiniyorlar.

Hiç değilse, sanatın elinde ‘mecaz’ isimli oldukça güçlü bir silah var. Şunu unutmayalım ki, her hayat, her acı, her oluş, bir diğerinin mecazıdır. Türkiye sineması, bu silahını kullanarak Hrant Dink’i anlatabilir, sorunların varlığı zaman aşımına uğramadan çözüm üretebilir ve günlük gazetelerdeki her cümleden hem politik hem de anti-fanatik, vicdanlı filmler çıkarabilir. Yaşanan ve sıkça dile getirilen bu metinsel sığlığımızın anahtarı da zaten bu günlük yaşanmışlıklarımızda gizleniyor. Türkiye, politik bir kara-mizah ülkesi… Türkiye bir politik çıkmazlar, politik yanlışlıklar cenneti… Kuzey Avrupa ülkelerinin ‘sorunsuzlukları’ üzerine film üzerine film yaptıkları şu dönemlerde, acılar denizinde hayatta kalmaya çalışan bir ülkenin sanatçılarının fikirsel sıkıntılar çekmeleri fazlasıyla ürkütücü.

Şu yadsınamaz ki, Türkiye sineması geçmişe nazaran daha cesaretli, daha yılmaz ve daha berrak. Uzak tarihi yakın tarihten ayırmamak; takınılacak cesur bir tavırla, günümüzün acılarına karşı hem müstehzi hem de sert olmak ülkenin politik suskunluğuna ket vurabilir, Madımak’tan bihaber bir jenerasyona bundan sonrası için yol gösterebilir. Hali hazırda o yüzyıllardır hüküm süren ‘zorba oluşum’, burada, günümüzde, yanı başımızda…

(Yazı Evrensel Kültür dergisinin Kasım 2012 sayısında yayımlanmıştır.)

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter