Türkiye Sinemasının 2000’leri

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom (2008) –  Hüseyin Karabey

“Sessiz Ölüm” ve “Boran” gibi birçok önemli belgeselin ardından ilk uzun metraj filmi “Gitmek”te gerçek bir hikayeden esinlenerek bir docudrama’ya girişiyor Hüseyin Karabey. Tiyatrocu Ayça Damgacı’nın Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt oyuncu Hama Ali’ye olan aşkını ve tutkusunu sınırların zorlukları üzerinden anlatırken; sesler üzerinden sessizliği, diller üzerinden dilsizliği bir yol hikayesinin sınırları aşan ütopyasıyla veriyor.  İstanbul’un vahşi kapitalizmi Ayça’nın üzerinde bir canavar gibi büyürken; Hama Ali için yollara düşüyor. Irak Savaşı’nın yaşandığı dönemde geçen hikaye bizi sınırların anlamsızlığıyla yeniden yüzleştirirken, geriye Ayça’nın sözleri kalıyor: “Kim uçurdu acaba kafamı? Ben kafam olmadan da yaşarım. Çünkü elim, kolum, bacaklarım var sana ulaşmak için. Ve bir de el bombası gibi fırlatıp, tüm kahrolası sınırları havaya uçuracak bir kalbim” (Sinan Yusufoğlu)

Devrim Arabaları (2008) – Tolga Örnek

Dönemin Devlet Başkanı tarafından verilen bir emirle işe koyulan 23 tutkulu mühendis beş ay kadar kısa bir sürede ilk yerli otomobili tasarlayıp üretmeye koyulurlar… Konusunu tarihte yaşanmış gerçek bir hikayeden alan Devrim Arabaları, Tolga Örnek’in belgesel türünden kurmacaya geçtiği ilk yapıtı. Anaakım sinemanın önemli dinamiklerini hikayesinin gerçekliğiyle başarılı bir şekilde bütünleştiren Örnek, sinemamızda pek karşılaşmadığımız türde ve yapıda bir azim ve tutku öyküsünü odaklanırken; tüm politik ya da beşeri zorluklara rağmen sıfırdan yaratılan bir ideal olan ilk yerli otomobil, kendi yaratıcılarını manevi olarak tüketiyordu. Ortaya çıkan sonuç Hollywood kalıplarında bir sinema örneği olurken, Örnek, sonraki işleri için heyecan uyandıran yönetmenler arasına giriyordu. (Gülçin Kaya)

İki Dil Bir Bavul (2009) – Orhan Eskiköy, Özgür Doğan

Onlarca yıla yayılmış bir sorunsalı kendi üsluplarınca aktarırken en etkili anlatım yollarından birini yakalamış Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan. Yeni mezun bir öğretmenin uzak bir Kürt köyünde, tek kelime Türkçe bilmeyen çocuklarla geçirmeye çalıştığı bir uzun yıl. Vermesi gereken eğitimden önce öğretmesi gereken bir dil var Emre Aydın’ın. İletişimsizliğin getirdiği sessizlik de öyle kafa dinlendirici filan değil. Bir başınalığın, nefessizliğin, çözümsüzlüğün, ne yapacağını bilememenin yarattığı acizliğin sessizliği bu. Bu yapımın en önemli özelliği; öğretmenin tamamen kendi kimliği ve gerçekçiliğiyle filmde yer alması. Tabii diğer insanların da. Bir Zülküf’ü bir Rojda’sı var ki sınıfın hayat onlarla umutlu oluyor öğretmen için de. Bu öyle bir gerçeklik ki kafası karışmış öğretmen bazen öyle durup ne yapacağını bilemediği an, bir kurmacı gücünün yetişip idealist ve istediğine ulaşan bir adam yaratmasını bekliyorsunuz. Tabii varolan gerçeklik işleri bu hale getirmiyor. SİYAD dahil birçok ödülün de sahibi olan filmin/belgeselin baktığı yer sinemamız için fazlasıyla değerli. (Fatma Onat)

Neşeli Hayat (2009) – Yılmaz Erdoğan

Büyük yönetmenlerimizin izinden oluşan yanlış algı sonucu ‘minimal öyküler’ anlatmak için ‘minimal bir anlatım’ tutturmanın tek yol olacağıydı. Hâlbuki bu kavramlar birbirinden büsbütün ayrı kavramları temsil ediyorlardı. İşte Yılmaz Erdoğan’ın küçük ama gösterildiği günden itibaren büyüyen filmi Neşeli Hayat bunun bir kanıtı. Erdoğan aslında oldukça basit bir sorudan hareketle yola çıkıyor: “Türk bir Noel Baba’nın hayatı nasıl olur?”. Bir alışveriş merkezinde mesleği olan ‘geçici’ Noel Baba’lığa soyunan Rıza Şenyurt’un saf halleri, sadece film için değil insanlık için de umutlanmamıza sebebiyet veriyordu. Neşeli Hayat elbette ki ‘çığır açıcı’ bir film değildi. Zira derdi sadece kendi anlattığı öyküyleydi. Ancak Yılmaz Erdoğan’ın ne kadar iyi bir kalem olduğunu görmek bile bu filmi izlemek için yeterli bir sebepti. (Kaan Karsan)

11’e 10 Kala – (2009) – Pelin Esmer

11’e 10 kala adlı filmde Mithat Bey’in koleksiyonunu oluşturma sürecini ve onunla olan özel ilişkisini görürüz.   Yönetmen Pelin Esmer, amcasının gerçek yaşam öyküsünden yola çıkarak bu filmi kurgular.  2000’li yıllardan sonra Türk Sineması kapsamında filmi ele aldığımızda, öncelikli olarak kadın bir yönetmenin kendi aile tarihinden bir bölümü  beyaz perdeye taşıması dikkat çekmekte.  Filmde dikkat çeken bir başka nokta ise İstanbul şehrinin içinde saklı kalmış güzel karelerin tıpkı bir koleksiyoncu hassaslığıyla ile filme katılmış olması.  Ve son olarak da filmde, koleksiyona olduğu kadar hayata olan aidiyet duygusunun başarıyla aktarılmasını sayabiliriz. (Seçil Serpil)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12
Araç çubuğuna atla