Türkiye Sinemasının 2000’leri

Rıza (2007) – Tayfun Pirselimoğlu

İlk filmi ‘Hiçbiryerde’ ile sonra yapacağı işlerin sinyalini veriyordu belki; ancak kimse bu denli olgunlaşmış ve tonunu bulmuş bir sinema beklemiyordu. Rıza, siyah Türk’leri, istediklerinden değil, yaşamak zorunda oldukları için yaşayanları anlatıyordu. Pirselimoğlu’nun çeşitli mesleklerden ‘öte’de kalmış insanları ele aldığı üçlemesinin ilk filmi olan Pus, bir kamyon şoförünün bugününü ve yarınını odağına alıyordu. Üçlemenin ikinci filmiyle ‘zorlu’ hale gelecek olan minimalist sinema ise Rıza’ya etkili bir şekilde hükmediyordu. İlk saniyesinden itibaren Rıza Akın’ın tek kişilik şovuna dönüşen film, ülkenin sosyal ve ekonomik sınıflarının arasında olan uçuruma ışık tutuyordu. Rıza gösterildiği festivallerden genelde ödül ile döndü ve Pirselimoğlu sinemasının girdiği yeni yola ışık tutan filmlerden biri olarak kayda geçti. (Kaan Karsan)

Mutluluk (2007) – Abdullah Oğuz

Mutluluk, Zülfü Livaneli’nin aynı adlı romanından bir Abdullah Oğuz uyarlaması. Yönetmenin Meryem üçlemesinin de ilk filmi. Meryem’in (Özgü Namal) yaşadığı coğrafyada verdiği töre mücadelesi onun mutlak kaybıyla sonuçlanacaktır. Ancak Meryem’i büyük şehire götürüp orada törenin gereğini yerine getirecek olan Cemal’in (Murat Han) günden güne içinden çıkılmaz hale gelen duygularla bağlandığı Meryem’in kurtuluşu belki de bu filizlenen aşk olacaktır. Aslında kaynak aldığı romandan farklı eksenlere kayan filmin tercihi başkahramanları birbirine âşık etmek oluyor. Hatta filmdeki üçüncü şahıs İrfan (Talat Bulut) daha pasifize bir hale çekilerek etkinliğine sınır getiriliyor. Tabiî ki romanın el attığı her şeyi perdeye taşımak bir uyarlamanın yapabileceği bir şey değildir. Ancak filmi bir aşk hikâyesine evriltmek de romanın temel sorgularını bir nevi aşağıya çekiyor. Yine de imlediği sorunlarla Türkiye’nin muzdarip olduğu töre cinayetlerine değinmesi Mutluluk’u sosyal bir film haline de getiriyor. Ancak filmin en iyi yönü ele aldığı karakterleri iyi işleyebilmesi. En azından Meryem’i yavaş yavaş dokuyarak bilinç düzeyine eriştirebilmesi… (Seçil Toprak)

Üç Maymun (2008) – Nuri Bilge Ceylan

Baba, anne ve çocuktan daha üç maymun mümkün mü? En çekirdek kurum olarak aile, içerdiklerinden, toplumla anlamsal bağlarından bağımsız, nedir? Toplum da neticede birbirini ağırlayan kör ve sağırlar sözleşmesi değil midir? Üçünde de gitmelere hasıl, ufuk çizgisine hasret, aynı evin içinde görmez-duymaz-konuşmaz baba, anne ve oğul; hepsinde biraz evin üstünde dolanan çamur bulutlardan saklı. Kaçmaları için birbirlerini birbirlerinden başka tutan yok belki ama birbirlerinden başka var-eden de, görüp-duyup-konuşan da… Ceylan’ın filmografisinde gerek teknik gerek anlatım açısından duyulara da sınıf atlatan bir film olan Üç Maymun’da en sevdiğim taraflardan biri de şu gizil önermede: Nihayetinde baba, anne ve çocuk bir tarafa; imkansız tekilliğe en güzel övgü, yaşamdan bahsedilebilecek her yerde üç kişiden olsa olsa üç maymun olmasıdır. (Eray Yıldız)

Pandora’nın Kutusu (2008) – Yeşim Ustaoğlu

Pandora’nın Kutusu, Yeşim Ustaoğlu’nun yurtiçi ve yurtdışı festivallerde bir hayli ses getiren, Güneşe Yolculuk ve Bulutları Beklerken gibi önemli ilk filmlerin ardından gelen bir yabancılaşma öyküsüydü. Ustaoğlu, Alzeimer hastalığına yakalanmış yaşlı bir annenin ve bu durumla yüzleşen çocuklarının üzerinden gelişmekte olan ve modernleşmeye çalışan bir toplumun günahlarını ve sevaplarını dökerken ortaya çıkan hikaye yerellik sınırlarını da aşıp evrensele ulaşabilecek güce ve hissiyata erişiyordu. Pandora’nın Kutusu, günümüz sinemasının sıkça işlediği bu yabancılaşma ve yalnızlaşma hikayelerinin üstüne katarak Yeşim Ustaoğlu’nun yetenekli ellerinde duygudaşlık kurulabilecek bir samimiyete bürünüyordu. (Gülçin Kaya)

Hayat Var (2008) – Reha Erdem

Son dönem sinemamızın başyapıtlarından biri olan Hayat Var, Reha Erdem’in anlattığı masalların en sıradışısı, en masal gibi olmayanıydı… İstanbul’a hiç de görmeye alışık olmadığımız yerden, hatta hiç görmediğimiz bir kesitinden bakarken, büyümeye zorlanan Hayat’ın hikayesine tanık oluyoruz. Şehirden pislik, kara duman ve kirli insanlar akarken henüz genç kızlığa bile adım atmamış Hayat, sevgisizliğin acısını hayatın ta kendisinden tecrübe ediyor. Sakat bir dede, yasadışı işler yürüten, baba figüründen çok uzak bir baba, aileden kopup gitmiş bir anne temsili… Hayat’ın tek yakınları da şehir hayatının kendisi gibi pis ve kirli… Hepsinin ortasında tüm kötülüklere inat Hayat var, bakkaldan aldığı çikolatalarla büyümeye meydan okuyor, ancak binyıllık ‘bakkal amca’ karakteri bile kirleniyor, kirletiyor… (Gülçin Kaya)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12