Türkiye Sinemasının 2000’leri

Gen (2006) – Togan Gökbakar

Gen, Beyza’nın Kadınları ile beraber Türk sinemasında yeni bir türün, “polisiye-gerilim”in ilk denemelerinden biri kabul edilebilir. Korku sinemasının en temel öğelerinden “akıl hastanesi”ni mekân seçen film, tecrit, karanlık ve sis gibi öğelerle de atmosferini destekliyor. Dağ başında tekinsiz bir akıl hastanesi,  heyelân yüzünden kapanan yollar, çalışmayan telefonlar ve peş peşe gelen kanlı cinayetler… Türe ait tüm klişeleri barındıran film, kurgusundaki aksaklıklar rağmen finale kadar izleyiciyi taşımayı başarıyor. Ancak aşırı tiyatral oyunculuklar ve akıl hastanesinde geçen filmlerinin tipik sonunun sürpriz gibi sunulması hayal kırıklığı yaratıyor. Yönetmen Toğan Gökbakar da aynı fikirde olsa gerek ki Gen’den sonra kendini Recep İvedik filmleri çekmeye adadı. (Güzin Tekeş)

Kader (2006) – Zeki Demirkubuz

Aşkı “kader” olarak görmekten daha içinden çıkılamayacak hale getiren bir düşünce var mıdır? Zeki Demirkubuz’un iliklerimize işleyen çıkışsızlığı bir var oluş şekli haline getiren filmi, Bekir (Ufuk Bayraktar) Uğur (Vildan Atasever) ve Zagor (Ozan Bilen) arasında aşkın kötücüllüğünü, dibe vurmuşluğunu gelgitler çizerek anlatıyor bize. Bekir’in iflah olmaz Uğur bağımlılığı, Uğur’un vazgeçemediği Zagor ekseninde gidip gelen filmin temelinde hayatın çıkışsızlığı, yolların tıkanıklığı yatıyor. Aslında 1997 yapımı yine Masumiyet’in kahramanlarının geçmişlerini anlatsa da zamansal çizgide kırılmalar yaşatmasıyla da devam veya öncül değil bir bütünleşme filmi olarak görebiliriz Masumiyet ve Kader’i. Eksenine aldığı karakterleri her boyutuyla yaşatabilmesi filmin esas gücünü aldığı yer. (Seçil Toprak)

Küçük Kıyamet (2006) – Durul Taylan, Yağmur Taylan

Ucuza mal edilen fantastik filmlerinden ziyade, Türkiye sinemasının korku-gerilim janrına pek yakın durmadığı aşikâr. 2000’li yıllarla birlikte özellikle bu türün gişedeki başarısı daha iyi fark edilince, Uzakdoğu esintili Türk korku filmlerinin yanısıra İslam mitolojisinden güç alan korku filmlerimiz de türedi. Çoğu teknik yetersizlikler ve metinsel boşluklar nedeniyle kayda değer olmayan onca filmin arasında parlayan ise, ‘batı’ estetiğine ve metinlerine yakın duran Küçük Kıyamet’ti. Maalesef henüz kendi iç dinamikleriyle kendine yeten bir endüstriye dönüşmüş bir anaakım Türkiye sinemasından bahsetmek pek de mümkün değil. Sinemamızın ve yapımcıların kurtuluşunun da işin bu yanında yattığı malum… Bu uzun girizgahın sebebi ise Küçük Kıyamet’in, sinemamızın sektörel boşluklarına merhem gibi gelmiş bir film olması… Durul ve Yağmur Taylan’ın yine ‘yerel’ korkularımızdan hareketle ‘deprem’ endişesini ele aldığı Küçük Kıyamet, yüzleşmekten dahi korktuğumuz bir gerçeği yüzümüze çarpıp yer yer fazlasıyla rahatsız edici olmayı başarabiliyordu. Özenli senaryosu, atmosferi, Başak Köklükaya ve İlker Aksum’un adanmış oyunculukları ile şahlanan film, saklamayı başarabildiği sürpriziyle de çok orijinal bir noktaya varmasa da ‘etkileyici’ bir konumda tamamlanıyordu. Zaten Küçük Kıyamet’i izlemek için yıkık İstanbul’un çarpıcı sinematografisi ve filmin son anlarına denk gelen bir plan sekans sahnesi yeterliydi. (Kaan Karsan)

Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (2006) – Ezel Akay

Ezel Akay’ın ülkemizin masalcı dedesi olduğunu söyleyebiliriz. Sinemamızın ‘kendi yolundan’ giden yönetmenleri arasında anabileceğimiz Akay’ın ‘Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?’sü, finalini isminden belli eden ve klasik anlatı yöntemlerinden çok daha uzaklarda seyreden bir film. Beyazıt Öztürk ve Haluk Bilginer’in Karagöz ile Hacivat’ı canlandırdıkları film, içerisinde geçtiği dönemi sinemasal olarak yaratma başarısı açısından da sinemamızdaki dönüm noktalarından birini içeriyor. Bursa’da inşa edilen dev stüdyo şehir, az önce kurduğumuz cümlenin kanıtı niteliğindeydi zaten. Bütçesel olarak çeşitli sıkıntılar içerisinde kendi yağında kavrulan sinemamızın 1300’lerde geçen bir öyküyü peliküle dökebilmesi, yeni nesil yönetmenler için de fazlasıyla cesaret verici. Çeşitli sıkıntılarına rağmen başından sonuna kadar eğlenceli bir deneyim vaat eden ‘Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?’, 2000’lerin önemli filmlerinden bir tanesi. (Kaan Karsan)

Beş Vakit (2006) – Reha Erdem

Reha Erdem sineması, tezahürden çok tezahür sebebi, varlıktan çok varlık sebebiyle ilgilenir. Varlığın ve göz önünde olan tezahürlerin tözü genelde çok temel bir açlığa dayanır: Sevgi. Başkarakterlerin aradığı, aramaktan yorulduğu ama en çok da bulamadığı Reha Erdem dünyasının sahnesiyse, çığlık çığlığa bir İstanbul’dur. Susmayı tercih eden, konuşsa neler diyecek olan bu karakterler, doğaya hasret bir şekilde yanı başlarındaki ve bazen de hayallerindeki seslerle doldurur kadrajı. Doğa bir şekilde hep kaçıştır, sığınılması gerekendir, geldiğimiz ve gideceğimiz yerdir ama İstanbul sokakları ve kalabalığı da sanki bu susmaların birer dublajıdır her ayrı sahnede, vazgeçilemez olandır da sırf bu yüzden. Görünen değil de görünür kılansa hakikat, Reha Erdem vapur ve uçak sesleriyle hayvan ve orman seslerini birbirine entegre haliyle bir yandan bu metropolü karakterize ederken bir yandan İstanbul’un doğasında susmanın ne demek olabileceğine dair bir yorumla keskin kılar bu hakikati. Sevgiyi çağlar önce kaybetmiş bir insanlığın, arada buralarda bir yerde olabileceği sinyalini de alırız öte yandan. Yokluğunu bilmediğimiz şeyi varken de bilemeyeceğimize göre, sevgi belki de hep buradaydı. Beş Vakit’te sevgi dediğimiz çocukluk sanrısıdır belki, biraz babada ortaya çıkmak ister; ama “vakitlice” maneviyatta oradadır görebilirsen. Erdem’in tüm filmlerinde bir miktar susan, bir miktar sevgi açlığı varken her “vaktin” tüm o renkleri, sesleri, görünür kıldıklarıyla biraz sebep, biraz da koşuldur arayışlarda, bulamayışlarda, belli belirsiz umutta. (Eray Yıldız)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12
Araç çubuğuna atla