Türkiye Sinemasının 2000’leri

Gelecek Uzun Sürer (2011) – Özcan Alper

İlk filmi Sonbahar’la Türkiye sinemasında az rastladığımız bir politik estetik yaratan Özcan Alper, ikinci filmi Gelecek Uzun Sürer’de de aynı yoldan yürüyerek Kürt meselesinin derin acılarla çevrili ‘faili meçhul’ler tarihine sükunetle ışık tutuyor. Karadenizli Sumru’nun (Gaye Gürsel) Diyarbakır’a (Kürt meselesine) yaptığı yolculuk, orada tanıştığı Ahmet’le (Durukan Ordu) birlikte farklı bir seyir alırken ‘faili meçhul’  yakınlarının kadraja ‘belgesel’ gerçekliğiyle girmesi filmin kurmaca yanını da sorgulamamıza neden oluyor. Latin Amerika sinemasının politik estetiği ve usta yönetmen Angelopoulos’un yol filmleriyle akrabalık kuran Gelecek Uzun Sürer, Sumru ve Ahmet’in Hakkari’ye yaptıkları yolculukla hikayenin tüm ağırlığını biraz olsun sağaltırken, uzun ve sancılı bir geleceğin ‘düşü’nü de seyirciye emanet ediyor. Usta işi görüntü yönetimi ve özellikle ‘ses’ kullanımındaki titizlik filmin politik derdine büyük katkılar sunarken; Sumru’nun filmin sonunda Ermeni bir ninni eşliğinde sonsuz bir kadrajda yürüyüşü meselenin asıl köklerine usulca bir dokunuş… (Sinan Yusufoğlu)

Geriye Kalan (2011) – Çiğdem Vitrinel

İlk uzun metrajını filmin senaryosunu da yazarak çeken Vitrinel, Devin Özgür Çınar (Zuhal) ve Şebnem Hassanisoughi’nin (Sevda) canlandırdıkları karakterlerle hafızamızda kalabilecek bir esere imza atmış. Her yerde gördüğümüz tanıtımlardan hareketle bir kadının yine kadınları anlatan bir filmi olarak yorumlandığını ancak bu yorumun film için bence kısır kaldığını söyleyebiliriz. Öncelikle yönetmen kadın diye kadınların dertlerini daha iyi anlatır mutlaka gibi mutlak bir kabulle hareket etmek haksızlık olacaktır. Geriye Kalan’ın “kadın” kavramına çok yönlü bir bakış açısı veya farklı bir duyarlılık getirdiğini sanmak da yanılgıya düşürecektir bizi. Tekilden çoğula açılımlar yapmaya çalışsak da neticede iki kadının kendi dünyaları içinde yine kendi savaşımları olarak bakabiliriz filme. Ancak bunu “kadınlar” olarak görmemiz bir hata olacaktır şüphesiz. Çünkü filmin odağına aldığı kadınların kadınlık kimliğini temsiliyet gibi çetrefilli ve geniş açılı bir bakışa sahip olmadıkları aşikar. Daha çok üst orta ve orta sınıf şehirli kadın modellemeleriyle yürüyor Geriye Kalan. Belki yer yer ilgilendiği bazı mefhumların üzerine daha iyi gidebilme cesareti ve klişe yönelenmelerden kurtulabilme başarısı gösterebilseydi elimizde iyi işlenmiş ve kotarılmış bir film kalacaktı. Ancak bu filmden bize kalan oyuncularının gerçekten anlatmaya çalıştıkları duyguları ve olayları içselleştirebilecek kadar iyi oynamaları… (Seçil Toprak)

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) – Nuri Bilge Ceylan

Bir gün içinde geçen hikâyenin büyük bir kısmının ıssız arazilerde, gece vakti çeşitli kamusal görevli bilirkişiler arasında seyreden cinayet mahalli soruşturmaları, filmi kabaca özetleyebiliyor. Lakin bundan ötesi, Ceylan’ın salt kelimelerden bağımsız, doruk noktasına ulaşan vizyonu. Her gün bu ülkede yaşanmış ve yaşanmakta olan bir trajediyi ülkenin algısına, tarihine ve özüne genelleyerek, karanlıkta kendisini yitirmiş çoğul bir benliğin ancak üzerine ışık tutularak ortaya çıkabilecek bir hakikatte saklandığı, otopside kanların, suçta payı olan ‘masum’lara da sıçradığı dünden-bugüne bir Anadolu’yu seyredaldırıyor Ceylan. Gün ışıdığında tüm kurumsalların, makam sahiplerinin, ‘insancıklar’ın resmen gözükmesi boşa değil. Gece çekimlerinin ve ses kullanımının da bu ülke sınırlarında yapılmış en profesyonel işçiliklerden birisini barındırmasıyla da ayrı bir başyapıt olan bir zamanların Anadolu’su, gaz lambası ışığında büyüleyen Anadolu kadını gibi, karanlık sinema salonunda şöyle bir görünüp kaybolan rüya yapıtlardan. (Eray Yıldız)

Canavarlar Sofrası (2011) – Ramin Matin

Türkiye’de ilk gösterimini Antalya Film Festivali’nde yapan ve filmin ardından bazı seyircilerin tepkisiyle karşılaşan Ramin Matin’in Canavarlar Sofrası, seyircisini oldukça sert ve ahlaken çökmüş distopik bir dünyanın içerisine sokuyor. Türkiye sinemasında çokça rastlamadığımız  ‘tür sineması’nın son dönemlerdeki bu başarılı örneği adından müsemma Canavarlar Sofrası. Tepkiler de boşuna değil! Türkiyeli seyircinin pek de alışık olmadığı bu tarz bir “tür sineması”; şiddetin, cinselliğin ve burjuva ahlakının sınırlarını ihlal ederek seyircisini karanlık bir evrene doğru sürüklüyor. Ramin Matin bir söyleşide; “… zaten amacımız farklı ve en azından Türkiye için beklenmedik bir film yapmaktı.” sözleriyle bu durumun oldukça planlı olduğunu da vurguluyor aslında. Filmin senaristi Kamdine Khosrowkhavar’dan “düşük bütçeli ve tek mekanda geçen bir senaryo” yazmasını isteyen Ramin Matin kendisinin de önceden çok sezemediği bir dünyaya girmek istiyor anlaşılan. Bu dünya karanlık ve tekinsiz bir dünya; iyilik ise uzun zaman önce terk etmiş burayı. Aşırılığın faşizan bir yönetimde vücut bulduğu bu tekinsiz dünyada; zaman ve mekan oldukça belirsiz; kitap, alkol ve şeker ise yasak. Her türden cinsellik ve ev partilerinde dışardan satın alınan küçük çocuklara işkence ise serbest. Bu dünya çıkışı olmayan karanlık bir ‘canavarlar’ dünyası… Başarılı oyuncu ve görüntü yönetimi bu “tek mekanda geçen” dünyanın sınırlarını oldukça genişletirken; Bunuel ve Pasolini gibi distopik sinemanın ustalarına da bir saygı duruşu eksik kalmıyor. (Sinan Yusufoğlu)

Tepenin Ardı (2011) – Emin Alper

Emin Alper‘in “Mektup” ve “Rıfat” gibi kısa filmlerin ardından ilk uzun metraj deneyimi olan “Tepenin Ardı“, Safi Anadolu topraklarının sessiz dağ eteklerinde izole bir hayat süren Faik‘in, oğlu ve iki torununun kendisini ziyarete gelmesiyle vuku bulan hikaye; iki aile üzerinden insanın kendine düşman yaratma, öteki yapma ve bir şeylerden öteki çıkarma dezenformasyonunu “orada bir şey var” ve “onlar” algısıyla seyirciye yansıtıyor. Hiç görmediği ve tarlasında zarar verecek şekilde keçi otlattıklarına inandığı yörüklere karşı yardımcısı Mehmet ile intikam alma amacıyla küçük çaplı bir savaş başlatan Faik, “tüm olanların karşılığında, tüm olanların diyeti” diye nitelendirdiği ve “onlar“dan çaldığı “günah” keçisi ile filmin temelinde yatan ve tüm hikâyeye bir bakıma yön veren alegorinin ilk fitilini ateşliyor.

Filmin ilk yarısında Emin Alper’in ustalık kokan manevralarıyla tüm karakterleri ve her eylemlerini sessiz nüanslarla izliyoruz. Ancak Acid western filmlerinde görebileceğimiz Vahşi Batı’nın mitleştirilmiş yaşam tarzının, şiddete meyyali ön yargıdan ve linç kültüründen beslenme geleneğinden oluşan insan motifine –özellikle erkek- sirayet edişi; aslında Emin Alper‘in bu hikaye özelinde yansıtmak istediği yegane durum olan; Türkiye’nin uzun yıllar öncesinden gelen ve halen mevcut bir şekilde süren Kürt sorununun politik bir yansıması olarak göze çarpıyor.

Psikolojik bir korku, bir gizem ve bir kuşaklararası aile dramı olmasının yanısıra, atıl olan ve ataletiçinde yüzen insan varoluşunun tahmin edilebilir niceliksel bir nesne haline geldiği toplumlarda süregelen ve sürmeye devam edeceği belli olan, aynı zamanda bir o kadar da batıl normlara ne derece inanılabileceğini ve insanın “dış” ile “öteki” kavramlarını kendi ham yaşayış felsefesine ne denli entegre edebileceğini kültürel ve toplumsal alegorik zeminiyle destekleyen Tepenin Ardı; gerçekten ama gerçekten değerli bir film. (Fatih Yazıcı)

***

Dosya Editörleri: Gülçin Kaya, Kaan Karsan

Dosya Yazarları: Eray Yıldız, Fatih Yazıcı, Fatma Onat, Gülçin Kaya, Güzin Tekeş, Kaan Karsan, Seçil Serpil, Seçil Toprak, Sinan Yusufoğlu

Ekşi Sinema Twitter

Ekşi Sinema Facebook

iletisim@eksisinema.com

 

 

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12
Araç çubuğuna atla