Türkiye Sinemasının 2000’leri

Kosmos (2010) – Reha Erdem

Reha Erdem’in aynı anda hem yerel hem de evrensel olabilen bir sinemacı olduğu malumunuz. Bu ön bilgiye rağmen Kosmos’un ‘çok başka bir şey’ olduğunu söyleyebiliriz. Ya da Reha Erdem’in ya ‘en saf haliyle insan’ ya da ‘hayvansı insan’ olarak tanımlayabileceğimiz başkarakteri, bize buna zorluyor olabilir. ‘Yasak bölge’ miti ve felsefi tabanı kuvvetli diyalogları ile Tarkovski’nin Stalker’ına da göz kırpan Kosmos, hem birçok filmi andırıyor hem de bunun ışığında özgün olmayı başarıyor. Reha Erdem’in günden güne daha ‘katı’ bir şekilde takdim ettiği ‘gizli deneysel’ sineması ise belki de sinematografik olarak en üst noktaya ulaşıyor. Kosmos, cevaplar veren bir film olmaktan ziyade sorular soran bir film. Bu açıdan filmin sinemadan tanımlayıcı beklentileri olan sinemaseverleri tatmin etmesi pek de mümkün değil. Kosmos, arayışta olanları, insanın özünü arayanları ve bundan utanmayanları temsil ediyor. (Kaan Karsan)

Press (2010) – Sedat Yılmaz

Yönetmen Sedat Yılmaz, ilk uzun metraj filmi “Press”te 90’lı yılların Diyarbakır’ına uzanarak öldürülen ve özgürlükleri kısıtlanan gazetecilerin izini sürüyor. Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır ofisinin hikayesini anlatıyor. Küçük, yoksul ve tedirgin bir ofisin hikayesini. Ofisteki muhabirler, bölgedeki insan hakları ihlallerini araştırdıkları için bir bir öldürülürken; ofiste getir götür işleri yapan küçük Fırat’ın (Aram Dildar) sorgulayan ama gazeteciliğe inançlı bakışları “tutunuyor” kadraja. “Dokunanın yandığını” bile bile yere düşen fotoğraf makinesini eline alarak devam ediyor yoluna; sadece özgür gazetecilliği miras edinerek. Fırat’ın inancında ve iktidarlara başkaldırısında Ahmet Şık, Hrant Dink ve sadece muhalif olduğu için yaşam hakları ihlal edilenler yansıyor perdeye. Diyarbakır’da, İstanbul’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde…

Film, dert edindiği meseleyi propangada ya ya da istismara alan açmayan bir gerçeklikte aktarırken, 90’lı yılların Güneydoğu’sunda gazetecilik yapmanın zorluğuna dair önemli bir iz bırakıyor .İki yılda 27 çalışanını kaybeden özgür Gündem gazetesinin hikayesi var perdede. ‘Bölge’ye hakim olan ise, kontrgerillanın “derin” faaliyetleri, hala devlet tarafından tam olarak kabul edilmeyen JİTEM’in silah ve ölüm yasaları çünkü… Belgesel gerçekliğinde ve ölüm soğukluğunda bir kamera, tekinsiz ‘Amed’ sokaklarında ve küçük bir ofisin içinde gezinirken, kadraja giren yoksul ama baskılara karşı taviz vermeyen Kürt basın emekçileri ölüme yürüyorlar. Kırık tuşlu daktiloları, bozuk fotoğraf makineleri, kimsenin korkudan artık yanlarına yaklaşamadığı ve ölümü bile bile yürüdükleri karanlık yolları…Press, Kürt gazetecilerin uğradığı devlet zulmüne cesur bir yorum getiriyor. Şakağından kan sızan muhabir Alişer’in (Engin Emre Değer) siyah beyaz fotoğrafında donup kalıyor sinema. Kurmaca yerini hakikatin sertliğine bırakıyor. Sözcüklerin bittiği yerde ise, dili yasaklanmış bir halkın kırık kasetçalarından Ciwan Haco’nun bir ezgisi yükseliyor. “Min navê xwe kola li bircên Dîyarbekir” (Diyarbakır surlarına ismimi kazıdım.) (Sinan Yusufoğlu)

Kaybedenler Kulübü (2010) – Tolga Örnek

Belgesel çalışmaları Hititler ve Gelibolu ile dikkat çeken yönetmen Tolga Örnek’in, özel radyoların ardı ardına kurulduğu 90’lı yıllarda fenomen haline gelen radyo programı Kaybedenler Kulübü’nü beyazperdeye taşıdığı film gerçek olaylara dayanılarak anlatılıyor. Örnek’in bundan sonra tüm filmlerine yansıyacağı anlaşılan belgeselci gözü, yer yer fazla enformatik kalan bir kamera kullanımına sebep olsa da stilize bir görsel anlatım yaratıyor. Issız Adam’da da benzerine rastladığımız şehirli, yalnız, aşka bir türlü teslim olamayan “aşk adam”ı bu filmde de başrolde. Filmin dönemin politik atmosferini tamamen göz ardı etmesi ise nihilizmle buluşmasının önünü kesiyor. Böyle olunca da karakterler “loser”dan ziyade “poser”a dönüşüyor. Yine de iyi seçilmiş müziklerle desteklenmiş film, 90’ların romantik havasını koklamak için birebir. (Güzin Tekeş)

Saç (2010) – Tayfun Pirselimoğlu

Tayfun Pirselimoğlu sinemasının yolculuğu, filmlerindeki karakterlerin yolculuğuna benziyor. İllüzyonların alternatif gerçekliğinden uzak, dingin ve dingin olduğu kadar rahatsız edici… Saç ise ait olduğu üçlemenin diğer filmleri olan Rıza ve Pus’un çizdiği yolun ardından tahmin edilebilir bir film. Bu kez merkezde bir perukçu, bir de saçlarını satmak isteyen bir kadın var. İnsanın olduğu yerde ise onlara bitişik hayaller, gerçekleşmeyen arzular… Varoluşçuluğun yanında ‘yok oluş’u ele alan filmlerimizden biri Saç. Zaten filmin tüm griliği ya da tüm karanlığı da ondan… Hayatın döngüselliği, şakacılığı ve gerçekliği… Pirselimoğlu, neredeyse hiçbir zaman ‘kestik’ diye bağırmadan gözlemliyor ve bizim de gözlemlememize sebebiyet veriyor. Sıkıldık diye yakınmamızın anlamı yok. Hayat genelde sıkılmamız için var. Sıkılmamız bundan. (Kaan Karsan)

Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011) – Seyfi Teoman

Barış Bıçakçı’nın aynı isimli romanından uyarlanan Bizim Büyük Çaresizliğimiz, uyarlandığı yapıtın ruhuna mümkün mertebe sadık kalmaya çalışan, güçlü sinematografisiyle de bu başarısını katmanlayan bir yapıttı.  Temelde iki yakın arkadaş olan ve birlikte yaşayan Çetin ve Ender’in yakın dostluklarının, eve gelen Nihal’le birlikte verdiği sınavı konu alan yapıt klasik aşk üçgeni temasını alışılmadık bir şekilde işliyordu. Farklı kişiliklerdeki Çetin ve Ender masumiyet timsali Nihal’le birlikte yaşadıkları iki yıl boyunca aynı kadına aşık kalıyorlar bu esnada da alışılmadık bir şekilde dostluklara en ufak bir kötülükte bulunmuyorlar. Romanda deşifre edilip filmde de açığa vurulduğu gibi bu iki antikahramanın çaresizliklerinin temeli çok başka zamanlarda atılıyor, baki kalan tek  şey ise iki yaralı ruhun çaresizliklerden beslenen dostluğu oluyor. (Gülçin Kaya)

Devamı » 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12