Transit (2018): Zamanda Savrulan Hayaletler

Hayaletler ne işe yarar? Bir miras duygusu, bir bakiye hissi yaratan ve devam eden bir geçmişin hatırası olan hayaletler ne işe yarar? Christian Petzold son filmi Transit ile “Baskıcı Zamanlarda Aşk” üçlemesini tamamlarken bu sorunun da cevabını veriyor: Hayaletler bize hiçbir şeyin geçmediğini, değişen bir şey olmadığını ve hâlâ aynı büyük problemlerin sularında yüzdüğümüzü göstermek için dolanırlar etrafta.

Nazilerin ayak seslerinin iyiden iyiye duyulduğu Paris’ten Marsilya’ya kaçan fakat orada da fazla zamanı olmayan Georg adlı bir adam, biraz da tesadüf eseri ölü bir yazarın kimliğini üzerine aldıktan sonra aldığı transit vizesi ile Fransa’yı terk etmek için beklemeye başlar. Bu sırada Marsilya’da transit vizesi alıp kaçmaya çalışan birçok sürgünle de tanışıp onlarla kısa süreli arkadaşlıklar kurar. 1940’lı yılların başından çıkıp gelen giysileri ve çantasıyla günümüzün Marsilya sokaklarında dolaşan bu adamı bir ara bugünün mültecilerinin yaşadığı bir evde bile görürüz.  Bu bilinçli anakronik durum filmle ilgili bir röportajında “Senaryo üzerinde çalışırken, geride kaldığını sandığımız şeylerin yeniden yükselişini görmek beni hayrete düşürmüştü. Artık kemikleşen ayrımcılık yüzünü her yerde göstermeye devam ediyor,” diyen Petzold’ün meselesini de daha baştan ortaya koyuyor.

Filmin uyarlandığı aynı adlı Anna Seghers romanı gücünü biraz da yazarın otobiyografik hikâyesinin kendisinde yarattığı vakardan ve büyük bir sükûnetle kucakladığı acısını zarif bir edebi esere dönüştürmesinden alıyordu. Petzold ise 76 sene sonra karamsar bir tablonun içinde çok da değişen bir şey olmadığını görmenin melankolisi ile yeniden ele alıyor kitabı.  Petzold’ün yaratıcı bir bakış açısıyla ve hatta cesaretle 1940’lı yılların başında geçen bir hikâyeyi günümüze taşıması, bunu yaparken manipülasyona, tek bir zorlama sahneye bile başvurmaması filme şapka çıkarmaya yeterdi ama yönetmen orada durmaya da pek niyetli değil. Hikâyesinin sağlam politik zemininden olağanüstü bir romantizm çıkarmayı da ihmal etmeyen Petzold, kitaptan uyarlama yapmak yerine, kitaptan yola çıkıyor ve hepsi de transit vizesinin peşinde çeşitli konsolosluklarda çırpınan insanları kocaman bir bekleme odasına dönüşen Marsilya’da karşımıza çıkarıyor. Georg, kimliğini üstlendiği ölü yazar Weidel’in karısı Marie ile tanıştığında ise gitmek için her şeyi ayarlasa da kendisini Marsilya’da tutan bir sebebe kavuşuyor. O sürekli gitmeye çalışırken tam tersine kalmaya çabalayan ve ölü kocasını Marsilya sokaklarında arayan Marie ile Marie’ye âşık olan Richard’ın hayatına girmesi ile Georg’un tüm planları alt üst oluyor.

Genellikle suç öykülerinde karşımıza çıkan kimlik değiştirme meselesini alıp onu gitmeye çalışanların, gidemeyenlerin ve kaybolanların öyküsüne uyarlayan Petzold, filmdeki tüm karakterleri derin bir melankolinin ritmiyle savrulan hayaletler olarak çıkarıyor karşımıza. Başlarda duygusuz, umursamaz bir karakter olan Georg’un kimliğini üzerine aldığı ölü yazarın hikâyesini de üstlenmesiyle başlayan melankolinin dozu attığı adım bile hüzün olan Richard ya da Köpekli Kadın gibi karakterlerin de devreye girmesiyle iyiden iyiye artıyor. Petzold ayrıca Almanya özelinde daha önce Rainer Werner Fassbinder’in hatırlattığı, kendisinin ise Barbara ve Phoenix’in ardından Transit’te de üstüne basa basa tekrar ettiği bir meseleyi de ilmeklerin ardından son bir dokunuşla düğümlüyor. Bugünün geçmiş olmadan anlaşılamayacağı, orada olanlardan gerekli ve doğru sonuçları çıkarmadıkça bugünün meselelerinin çözülemeyeceği şeklinde kabaca özetleyebileceğimiz bu düşünce Transit’te artık bir ana fikire dönüşmüş durumda karşımıza çıkıyor.

Bütün bunlar bir sinemasevere, sinemada tarihin ele alınışı üzerine etraflıca sorular sordururken, filmin anlatı yapısındaki eşsiz zaman ötesi lirizm ise Transit’i son yıllarda gördüğümüz en büyük sanat eserlerinden biri haline getiriyor.  Geçmiş ve bugün arasında bir faz farkının kalmadığı, her şeyin toplu bir şimdi olduğu kurguda geçmiş bile eski bir şimdi olarak sunuluyor. Homojen hale gelen zamanda sürüklenen hayaletlerin ayak izleri hem bir boşluğu doldurup hem de asla doldurulamayacak boşluklar bırakıyor. Hayatta kalmak için gitmeye çalışanlar ile ölmek için kalanların hikâyesi bir noktadan sonra yaşam ya da ölümün yenemediği ve izleyiciye de geçen bir sanatsal güce sahip oluyor.

Filmle ilgili gelen olumsuz tepkilerin bazılarında Petzold’ün iç içe geçen zaman meselesini zorlama hale getirdiğini söyleyenler olmuştu. Geçmişte geçen bir hikâyeyi hiç estetize etmeden günümüze taşıyan ve alışveriş torbalarıyla dolaşan insanların yanına 1940’lı yılların başından karakterleri serpiştiren ya da bir güvenlik kamerasından 1940’lı yılların başında yaşayan iki insanı bize izlettiren Petzold’ün bu hamlesi ilk bakışta pek kolay yutulacak bir lokma değil elbette. Artık sadece postmodern etiketi altında makbul görülen geçmişi bugüne taşıma hamlesini hiç postmodern damarlara girmeden kendine has bir şekilde anlatısına yediren Petzold, her şeyi zamanın kıskacından kurtarıp olan, olmuş ve olacakları 1 saat 40 dakikada zamansızlaştırıyor. Bu böyle yazınca kolay görünen ama beyazperdeye yansıyınca mucizeye yakın bir sonuca dönüşen bir cesaret örneği aslında.

Petzold, bizi Marsilya’da bir kafede, hayaletlerin hâlâ dolmayan boşluğunda bıraktığında, kaybolan bir hatırada buluşmuş o insanları tekrar anımsatıyor bize. Onları Marsilya’da bir araya getiren acılar bugün de hiçbirimize yabancı değil. Hayaletler hâlâ burada, bulunduğumuz her şehirde aramızda dolaşmayı sürdürüyor, biz de elimizde alışveriş torbaları ile yanlarından geçip onları görmemeye devam ediyoruz.

Aras Keser
twitter

***

Yönetmen: Christian Petzold
Senaryo: Christian Petzold, Anna Seghers (roman)
Oyuncular: Franz Rogowski, Paula Beer, Godehard Giese
Yapım: Almanya, Fransa, 2018
Süre: 101′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5