Tony Manero (2008): “Bana Disko Kralını Getirin!” *

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
18 Kasım 2012

Ünlü bir rock hikayesinde görüldüğü üzere, The Beatles’ın Kraliçe dahil Kraliyet ailesinden katılımların olduğu, 1963 tarihli bir konseri esnasında, ‘‘daha ucuz koltuklarda oturanlar ellerini şıklatsın, onlar dışındaki herkes mücevherlerini şıngırdatsalar yeter’’ tarzında bir konuşma yapan John Lennon; devrimin vaktiyle ‘çok güzel bir ihtimal’ olduğunu kuşkusuz ki biliyordu. Buradaki sınıfsal farklılıkların maddi bir ayrışma getirdiği kadar, konserden alınan zevki yahut lezzeti de değiştirdiği söylenebilir. Öyle ki ellerini çırpmakla, iki mücevheri birbirine vurma arasındaki vücut endeksli coşku farkı, sinemada izlenen filmi algılama biçiminde de kendini gösterebiliyor. Rafine mizaçlı, seçkinci, ana akım yanlısı bir tavır; kendi kalıplarına uymadığı için marjinal bulduğu ancak eserin kendi gerçeklik düzleminde sığ durmayan, aksine normal hatta elzem olan öğeleri yadırgayarak eseri harcama yoluna gidebilir. Beğeni elbet kişiseldir, ancak eleştiri beğeni içeriği üzerinden yürümemelidir kanımca. İşte yönetmeni Pablo Larrain’in adını tüm dünyaya duyuran Tony Manero (2008) da bu kıyımdan nasibini alan (ekşisözlük’te bir takım yorumlarda dahi ‘iğrenç, kusmuk, tiksinti’ gibi sıfatlarla karşılanmıştır), kült kategorisine girmeye meyyal, kendine has filmlerden biri: ‘vurun abalıya’ tandanslı, harcanmaya müsait, linçe açık…

Askeri cuntacı Augusto Pinochet’nin yönetime el koymasının beşinci senesi olan 1978’de, Şili’nin fakir semtlerinden birinde, bir hafta içinde geçer film. Sıkı yönetimin idaresindeki ülkede, hemen her sıkı yönetimin gönülden bağlı olduğu bir kuralla, belli saatlerden sonra sokağa çıkma yasağı vardır. İnsanların hareket/özgürlük alanı son derece daraltılmıştır. Yollarda rejim karşıtı bilgi, bildirge ve belgeyle yakalanmak; yargılanmaya bile mahal bırakmadan, infaza sebebiyet verir. Kadınlar, sokaklarda tacize uğramaktadır. Ekonomik yönden de darboğazdan geçtiği izlenimi vermektedir ülke. Bir hafta önceki fiyatlarla, sonraki haftanın fiyatları örtüşmemektedir zira; zamlı tarifeler yaşanır. Renkli televizyon, hele ki gettolarda pahalı bir hayaldir. Raul Peralta(Alfredo Castro) da bu vandallaşmış, çürük ve kaotik sosyal/siyasi düzende var olmaya çalışan, herhangi bir ahlaki kıstas gözetmeden yozlaşmış dönem dinamiklerini lehine çevirmek için çaba gösteren orta yaşlı, dans tutkunu, şizoid bir adamdır. İflah olmaz bir oportünist olarak etik değerleri yoktur. Amacını gerçekleştirme yolunda bir araç olarak kullanabileceği renkli televizyonu almak için yaşlı bir kadını gözünü kırpmadan katleder, yakın arkadaşlarından birinin ölümü sonrası herhangi bir üzüntü göstermeden de onun değerli eşyalarını üzerinden alır. Ayrıca ailesine yönelik gözü önünde yaşanan katliama sessiz kalarak, ortamdan gizlice tüyer. Kaypaklığı ve kayıtsızlığıyla, sinir bozucu, marazi bir karakter olan Raul’ün; ahlaki yönden zayıflamış dönem toplumuna birey bazında ayna tuttuğunu söylemek haksızlık olmakla birlikte, belli ölçülerde yansıtıcı bir nitelik taşıdığını iddia etmek mümkün. Bu açıdan da, Raul’ün cinsel yönden yaşadığı sıkıntılar, ‘ne iktidar, ne de muktedir’ olabilen pasifize edilmiş ve duyarsızlaşmış kitlelerin yaşam biçimlerine dolaylı bir saldırı olarak da okunabilir pekala.

Peki Raul Peralta’nın amacı nedir, ne yapmak/olmak istemektedir? Raul, dönem fenomeni Saturday Night Live(1975) filmine kendini fena halde kaptırmış, olayı haddinden çok ciddiye almış, bütün hayatını da o filmin baş karakteri Tony Manero gibi(gibisi fazla aslında) olmaya adamış, dansa eğilimli ve geçimini bundan kazanmaya çalışan, dışarıdan bakıldığında sıradan gözüken birisidir. Ancak bu filme yönelik tutkusu ve filmden esinlenerek gerçekleştirdikleri, önemsiz, değersiz addettiği çevre(sin)den sıyrılarak ayrıcalıklı bir statü kazanma arayışıyla yaptıkları onu sıradışı kılar. Bu süreçte, kapana kısılmış ve içinde bulunduğu sosyo-ekonomik tabakanın gerçekliğini tamamıyla reddeder bir vaziyette yoksulluğu yenmek ve uzaklara gitmek gibi basit istekleri vardır. Çıkış yöntemi olarak sinemada defalarca seyrettiği fakirlikten gelen ama diskoda ettiği danslarla hayatını kurtaran Tony Manero’ya bağlanıp onun karakteriyle özdeşleşmesiyle; danslarını, davranışlarını, hatta dili İspanyolca olmasına rağmen onun sözleriyle İngilizce konuşması sonucunda saplantısının derinliğini görme şansına erişiriz. Sözgelimi Tony Manero’nun repliklerini söylediği sahnede Raul ne rol kesiyor, ne de caka satıp şov yapıyor. Kendini gerçekten de onun yerine koyuyor, onun gibi hissediyor. Nitekim bu İngilizce sözler ilk başta alaycı kahkahalarla karşılansa da, durumun ciddiyetini (yüzeysel de olsa) anlayan yakınları bir süre sonra sessizliğe gömülüyorlar. Ancak bu saplantının ne denli çılgın boyutlara ulaştığının farkına onlar bile varamıyor. Orhan Pamuk’un ”insanlar sinemada bilet yerine bir hayali satın alıyorlar aslında” türü bir aforizmayla ifade ettiği hayale imrenen gerçeklik algısının; vahşete, acımasızlığa ve saplantıya dönüştüğü noktada da Raul devreye giriyor. Ancak Raul tarzı ve tavrıyla aykırı biri olmakla birlikte, peşinde koştuğu Amerikan Rüyası’nda yalnız başına değil elbette. Üçüncü Dünya Sınıfı ülkesi vatandaşı olma kimliğinin omuzlara bindirdiği yükün üzerine, bir de askeri vesayetin getirdiği ağırlık sonucu gettolarından kendini ‘bir şekilde’ kurtarmak isteyen kitle; şöhret getiriyorsa şayet, rüyanın taklit haline bile dünden razı. Onlar Şili’nin Tony Manero’su olmak istiyorlar. Ülkenin yeni bir figür çıkarması fikrinden uzaktalar, ülkede özgün bir figür olmaktan çok uzaklar. İşin acı yanı da, tüm bu mücadelenin, ‘hayat gailesinin’ son derece geçici bir karşılık buluyor olması: ‘‘Haftaya da Şili’nin Julio İglesias’ını seçiyoruz!’’.

Bertolucci’nin Il Conformista(1970) filmini ve ucundan kıyısından da olsa, varoluşçu tavrıyla yaratım sürecindeki esin kaynaklarından biri olarak gösterilebilecek Camus’nun L’Etranger‘ını(Yabancı) anımsatan Tony Manero; bir tür başkaldırı, meydan okuma yahut düzene çomak mıdır, yoksa ‘gerçeğin çölüne’ zor(un)lu bir davet mi? Sorunun cevabını bulmak için mücevher şıngırdatma sevdasından uzak durmak gerek, zira ‘dipten ve derinden’ kaygılarıyla Pablo Larrain’in bu sert filmi hiç de kolay bir sindirim vaat etmiyor.

*David Bowie’nin ”Bring Me The Disco King” adlı şarkısından çeviri.

Salihcan Sezer

salihcanzer@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5