Tinker Tailor Soldier Spy (2011): Türünü Dönüştüren Bir Klasik

Kaan Karsan
Kaan Karsan
06 Şubat 2012

Sinemanın en azından bu güne kadar tam bir gerilim madeni olarak tanımlanabilecek soğuk savaş öykülerine yeteri kadar değer vermediğini söyleyebiliriz. Yapımcılar, her politik alt-metinli ve eğlence düşmanı projeye karşı olduğu gibi, soğuk bir hakikat yaratan soğuk savaş dönemine karşı da mesafeli bir tavır takınıyorlar.  Derinlemesine ve karanlıkta kalmış bir politik arka planı sırtına yüklenen, entrikalarla örülüp güvensizlik ve tekinsizlik duygusunu yükselten bir de üstüne üstlük tozpembe hayat algısına sertçe bir darbe indiren soğuk savaş gerçekleri uzun zamandır hak ettiği ilgiye ve saygıya Tinker, Tailor, Soldier, Spy ile kavuşuyor.

2008’de yaratıcılık hezeyanları içerisinde acı çeken korku-gerilim piyasasına Låt den rätte komma in gibi buz gibi bir hediye veren Tomas Alfredson’ın gerilim dolu bir dünya kurma konusundaki yetenekleri malumunuz. Bu nedenle John le Carre’ın azami derecede gerilim içeren romanını perdeye aktarmak için bulunabilecek nadir ‘aç’ yönetmenlerden biri kendisiydi. Tıpkı 1979’da yayımlanan sadece 7 bölümlük minimal ama devasa BBC dizisi gibi mesafeli ama sarsıcı bir film iskeletine ihtiyaç duyan Tinker, Tailor, Soldier, Spy henüz ilk dakikalarından itibaren bize pek emin ellerden olduğunun sinyallerini veriyor; açılış sekansı ve jeneriğiyle büsbütün büyülüyor. Bu aşamada James Bond ya da Bourne serisi gibi eğlence tabanında çekilmiş, eli yüzü düzgün bir zaman tüketme aracının içerisinde olmadığımızı fark edip filmi olabilecek en güçlü film takip mekanizmamızı devreye sokmamız gerektiğini anlıyoruz. Bu bakımdan ‘casusluk’ filmi janrını zekice yazılmış fakat iz bırakmayan tecrübelere indirgeyen onca filmi ve koşullanmış beklentilerimizi hafızamızdan silmemiz gerekiyor. Zira Tinker, Tailor, Soldier, Spy dönüştürülen bir alt türü canlandırmaya, türe yeni bakış açıları kazandırmaya ve en nihayetinde bir klasik olmaya çabalıyor. Bu esnada da kendini Martin Ritt’in 1965 yapımı müthiş John le Carre uyarlaması The Spy Who Came in from the Cold’un yakınında bir yerlerde konumlandırmayı da kesinlikle ihmal etmiyor.

İngiliz İstihbarat Servisi’nin içerisinde kök salmış bir köstebeğin bulunduğu haberleri yayılmaya başlanınca bir süre önce kendisine kurumca yol verilen George Smiley, soruşturmayı yürütmek amacıyla gizli bir şekilde tekrar göreve atanıyor. İstihbarat servisinin karizmatik, zeki ve meşhur lideri Kontrol’ün ölümüyle birlikte iyice su yüzüne çıkan bu dedikodular, Smiley tarafından oldukça kapsamlı bir soruşturmayla araştırılıyor. Karşımızda, içlerinden gelen Smiley’i saymazsak dört adet potansiyel suçlu var. Film de dakikadan dakikaya dallanıp budaklanan olay örgüsüyle, karanlığıyla yansıyan bir bataklığın içerisindeki bu suçluyu başlıca merak unsuru olarak kullanıyor.

Filmin akışı içerisinde birçok sürpriz olduğu için öykü ve karakterler üzerinden bir şeyler karalamak filmin müthiş hikaye çatısından birkaç tuğlayı eksiltmek olacaktır. Bu nedenle bir casusluk filmi hakkında casusluk yapmayı baştan reddetmek gerekiyor. Fakat bunun yanında şu da kesin ki, filmin dahiyane bir zihin ile üretilmiş, kapsamlı ve derin bir hikayesi var. Soğuk savaşın tüm dönemsel atmosferi, sahne sahne planlanmış ve her saniyeye sindirilmiş. Bu kan donduran dönem arka planının asıl sahnesinde de filmi izlemeye gelen seyirci var. Zira Tinker, Tailor, Soldier, Spy size mevzu hakkında hiçbir şey bilmeyen ‘salt’ seyirci muamelesi yapmaktansa sizi olayın tam orta yerine koymayı, bilinmezliklerin kucağına atmayı ve sizden bir casus yaratmayı tercih ediyor. Filmin bu ezber-bozan mesafeli ve soğuk tavrı filmi izleyen ve çeşitli sinemasal alışkanlıklarla donatılmış bir kişinin neye uğradığını şaşırmasına yol açıyor. Onlarca karakter, aralarındaki belli ki çetrefilli ama olabildiğince saklanan ilişkiler, havada uçuşan tanınmadık isimler, kronolojik olmayı baştan reddeden karmaşık kurgu, filmin sizi yalnızca kulak misafiri seviyesinde tutmaya çalıştığının birer kanıtı. En nihayetinde ise üst düzey bir ustalıkla her şeyin hiçbir soruya mahal vermeyecek şekilde birbirine bağlanması ve filmin sinemada yaşanılabilecek en büyük hazlardan birini yaşatması, tekrar tekrar izlenebilecek bir başyapıtı müjdeliyor.

Tomas Alfredson romanın ve dizinin atmosferini sinema estetiğinin gücüyle beraber bambaşka bir yere taşıyarak her birimizin içine soğuk savaş tohumları ekiyor. Başından sonuna kadar aynı tutarlılıkla en ufak bir kusur barındırmadan işlenen öykü, en büyük patlama anlarında bile sakinliğini koruyor. Her anı aksamaya müsait bir anlatı yapısı, Alfredson’un müthiş yönetmenlik vizyonu dahilinde ağır aksak ve hatasız bir şekilde sonuca varıyor. Kısacası Tomas Alfredson, “ben müthiş bir film çekiyorum” kibrine yaslanmadan, müthiş bir film çekiyor. Tabii filmin senaristleri olan Peter Straughan ve geçtiğimiz sene hayatını kaybeden Bridget O’Connor’ın Carre’ın karmaşık kitabını böyle pürüzsüz bir senaryoya çevirmelerinin de Alfredson’ın başarısındaki payı çok büyük. Sayıca bu kadar fazla ve her biri ayrı gerçek karakterleri, kısa sürede bu kadar iyi çizebilmeyi ve hayata geçirebilmeyi başarmak pek de kolay görünmüyor.

Gary Oldman, sayesinde Oscar’a aday olduğu George Smiley rolüyle tam anlamıyla bir oyunculuk dersi veriyor. Zaten çok iyi performanslarına aşina olduğumuz Oldman’ın bu kompozisyonunu ‘ders’ olarak nitelememizin de çeşitli somut sebepleri var. Oldman, yıldızı olduğu filmde zeki, çekinik ve kapalı bir karakter olan George Smiley’i o kadar ölçülü bir oyunculukla dramatize ediyor ki, hayran kalmamak pek mümkün değil. Ana akımın şiddetle istediği ve beklediği “karizmatik, etkileyici ve kendini ön plana atan” casus tiplemesini ilk göründüğü anda tersyüz ediyor. George Smiley, ne kadar profesyonel olsa da, ne kadar kendini saklasa da geçmişe dair sorunları olan bir karakter. Oldman, bu içine kapanık kendi dünyasındaki karakteri kendini öyle bir biçimde geri çekerek oynuyor ki, bu diğer oyuncuların da film içerisinde kaybolmamasını ve karakterlerine gereken önemi kazandırabilmelerini sağlıyor. Bu esnada bir yan karakter olarak karşımıza çıkan Mark Strong, hiçbir vakit unutulmayacak Jim Prideaux kompozisyonuyla soğukkanlı katil klişesini yıkarak gerçekle bağlarını asla koparmayan bir karakter ortaya çıkıyor. Colin Firth, John Hurt ve Tom Hardy’nin de inandırıcılık konusunda üzerine tez yazılabilecek karakterler ortaya çıkardıklarını söylemek lazım.

Filmin nasıl bir prodüksiyon başarısı olduğunu görmek için aslında sadece fragmanını izlemek ve görüntülerdeki İstanbul’un birkaç resmini görmek yeterli. Londra, Budapeşte ve İstanbul gibi üç şehri hem kasvetli bir şekilde kullanan hem de sinematografik birer cennet haline getiren görüntü yönetimi bu sezon rastladığımız zirvelerden biri. Bunun yanında elbette ki filmin dört dörtlük sanat yönetimini de anmak gerekiyor. Uzun zamandır bu kadar ince bir şekilde hesaplanmış bir dönemsel yaratıyla karşılaşmamış olabiliriz. Bütün bunların üzerine cila görevi gören Alberto Iglesias yaratısı müzikler de özel bir casusluk filminin tam aradığı türden, filmin ruhuna yaraşır cinsten…

Tinker, Tailor, Soldier, Spy üzerine söylenebilecek kurulabilecek çok cümle, yazılabilecek çok fazla yazı var. Ancak şu bir gerçek ki, kimse, filmin kendini anlattığı kadar iyi anlatamayacaktır bu eseri. Tomas Alfredson, özel bir üslupla dört başı mamur bir casusluk filmi kotarıp türü içerisinde yepyeni bir klasiğe imza atıyor. Tinker, Tailor, Soldier, Spy’ın kısa sürede bir fenomen haline gelip türü içerisinde yeni kapılar açacağını öngörmek pek zor değil.

 

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5