The Zookeeper’s Wife (2017): Kaplan Yavruları ve Savaş

İkinci Dünya Savaşı döneminde geçen bir “kurtarıcı filmi” olarak The Zookeepers’s Wife’ın, hem yönetmeni Niki Caro’nun hem yapımcısı ve başrol oyuncusu Jessica Chastain’in hem de ana karakter Antonina Żabiński’nin “kadın” dokunuşundan yararlanmak gibi bir hedefi var. Kudretli erkeklerin sözünün geçtiği, iktidarın hoyratça maskülen bir kılıfa sokulduğu ve kadın gücünün tamamıyla işe yaramaz hale getirildiği savaş günlerinde geçen bu türden bir “işgal altında kent” hikayesini, üstelik gerçek olaylara yaslanarak bu kez kadın tarafından anlatmak, hiç de fena bir fikir değil. Üstelik elde, yüzlerce insanın hayatını kurtarmış bir “Bayan Schindler” varsa…

Kağıt üzerindeyken, filmin hangi hayallere konu olduğunu görür gibi oluyor insan. Fırtınadan hemen önce cennetten bir köşe gibi tasvir edilecek, dolayısıyla yerle bir olduğunda yürekleri dağlayacak bir hayvanat bahçesi. Hayvanların sahibi değil, ahbabı olan, mutlu ve iyi yürekli bir çift. Cennetin öte yakasında cehennemi yaşayan insanları, hayvanların boşalttığı kafeslerde misafir etme fikri üzerinden sıkça başvurulacak hayvanat-“insan”at bahçesi metaforu. Naziler’in burnunun dibinde saklanan yüzlerce insanın yakalanma ihtimali sebebiyle hep ayakta duracak, sağlam bir gerilim duygusu. Malzeme bol, Żabiński ailesinin yaptığı fedakarlık ortada. The Zookeeper’s Wife’ın işlememesi için hiçbir sebep yok. Ancak unutmayalım, hala kağıt üzerindeyiz.

Filmin açılışında cennetten inen bir melek gibi görünen Antonina’nın bisikleti üzerinde attığı hayvanat bahçesi turundan tutun da, akşam kıdemli misafirlerinin önünde sergilediği mini kahramanlık gösterisine kadar, filmde Antonina’ya dair her şey çabucak zarafet, güzellik, cesaret ve sonsuz iyilikle ilişkilendiriliyor. Niki Caro’nun elindeki belgeler sayesinde çok iyi tanıdığı gerçek kahramanlarını seyircinin de önceden tanıdığını farz edeceğini biraz da buradan anlıyoruz. Filmin final sahnesini fragmana dahil etme rahatlığı bile ya Żabiński’lerin akıbetini muhakkak biliyor oluşumuz -ki bilmiyoruz- ya da önceden tahmin edilebilir bir film izlemek isteyeceğimiz -ki istemiyoruz- tahmininden ileri geliyor. Yönetmen Niki Caro ve senarist Angela Workman’ın, sevimli kaplan yavrularıyla afişe yaraşır pozlar veren Antonina’yı derinleştirmek, kadınlığı, anneliği ve eşliğini portreleyen karakteristik özellikleri dışında ona, sadece ona özgü bir basamak eklemek gibi bir dertleri yok. Neredeyse hiç hata yapmayan, yaptığı zamanlarda da mutlaka haklı bir gerekçesi olan bu karakter, mütemadiyen, kağıt üzerinde tamamıyla gerçek olmakla perdede bir peri masalından fırlamış gibi görünmek arasındaki tuhaf ikilemle boğuşuyor. Antonina Żabiński diye birinin yaşadığına şüphe yok, ama filmdeki Antonina iki boyutluluğu sebebiyle bırakın gerçek bir kişi olduğuna inandırmayı, ütopik tutarlılığıyla kurmaca bir karakter olarak bile ikna edici görünmüyor. İdealize edilmiş iyilik ve fedakarlık, sorunları hep kendi zarif yöntemleriyle çözmeye çalışan karakterin çıkmazları oluveriyor. Üstelik bunda, pek inandırıcı olmayan Rus aksanını saymazsak, Chastain’in hiçbir kabahati yok. Senaryo, onu yetişkin bir Heidi olarak konumlandırmış bir kere.

Filmin karakter yaratma ve gerçekte ilginç olan hikayesini seyirci için de ilginç kılma konusundaki sorunlarına bir yenisini ekleyen kişi ise Daniel Brühl’den başkası değil. İngilizce çekilen filmlerde Alman bir karakter yer alıyorsa, rol için kimi aramanız gerektiğini biliyorsunuz. Brühl’ün sinemada kendi kendinin parodisine dönüşen performansı, eğer kötü bir adamı canlandırıyorsa daha da vahim bir noktaya sürüklenebiliyor. The Zookeeper’s Wife’ta da tamamıyla gerçeğe dayanan Lutz Heck’i öyle sarsıcı bir çiğlikle canlandırıyor ki, filmin en korkutucu karakteri olması gerekirken, filmin Alman aksanıyla İngilizce konuşan her zamanki Daniel Brühl’ü olmakla yetiniyor.

Gelelim hikaye kurgusuna. Caro’nun hikayenin cehennemine mümkün olduğunca girmeme yönündeki kararına saygı duyulmalı, zira dönemi anlatmanın bir yöntemi de bu ve doğrusu bu yönteme nadiren başvuruluyor. Ancak bu karar aynı zamanda, hikayenin geri kalan kısmının çoğunlukla Żabiński çiftinin evinde geçmesi anlamına geliyor ve maalesef yönetmen, Suzie Davies’in üst düzey sanat yönetimi çalışmasına rağmen, iç mekan kullanımı konusunda inanılmaz derecede başarısız. Hiç kalabalık olmadığı ilk günlerden dolup taştığı son günlere kadar, Żabiński’lerin evini bir bütün olarak düşünmek büyük bir lüks. Hal böyle olunca, ara sıra Lutz Heck tarafından ziyaret edilen bu evin, hedeflendiği gibi bir tedirginlik alanı olması da mümkün değil. Tıpkı Heck’in, yukarıda sayılan sebeplerle kendi başına bir korku kaynağı olmasının mümkün olamadığı gibi.

Finaldeki Varşova direnişi olması gerekirken bir mahalle kavgasını andıran zayıf çatışma sahnesinden, hayvanat bahçesinin bombalandığı filmin teknik olarak en çileli sahnesine kadar birçok kritik anda, Caro’nun ana karakterinin motivasyonu dışında kalan her şeyi boşveren bir yol izlediği belli oluyor. Bir yandan gerçeklere sadık olmak ve bunu büyük ölçüde başarmakla, diğer yandan adına kadın duygusallığı denen illete yakışmayacak her şeyi geri plana itmeye çalışmak ve süzgeçten geçenleri kısmen romantize etmek tuhaf bir ikilem. Çünkü gerçekler kadın duygusallığının mahallesine bile uğramıyor.

Selin Gürel
twitter

***

Yönetmen: Niki Caro

Senaryo: Angela Workman, Diane Ackerman (roman)

Yapım: ABD, Britanya, Çekya, 2017

Oyuncular: Jessica Chastain, Johan Heldenbergh, Daniel Brühl

Süre: 124′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5