The Wire: Televizyon’un Zirvesi


   Bu dizi hangi türe girer bilemiyorum, crime-drama denilebilir kasarsak. Belki de “bi arkadaşa” anlatmanın, tavsiye etmenin en zor olduğu dizilerden biri. Entourage’ı soranlara “genç bi aktör var arkadaşlarıyla dağıtıyor”, True Blood için “vampir kurt adam seks”, Sex and the City için “doğru adamı bulma bahanesiyle New York’u elden geçirenler”, hatta The Sopranos’u bile “mafya dizisi” diye kısırlaştırıp hiç edebilirsin. Kısaca çoğu dizi üç beş cümleyle özetlenebilir bir haldedir ve belki de olması gereken budur. Yukarıdaki diziler kesinlikle tırnak içindekilerle kısıtlı değildir, sen arkadaşın fikir sahibi olsun diye bir iki şey söylersin, gerisi ona kalır. Sırf italyan aksanlı bir mafya babasını görmek isteyen adam Sopranos’la mutlu olabilir, True Blood’ı izleme amacı sadece vampir görmek isteyen insanlar da olabilir. Müzikte olduğu gibi dizi ve filmler de tamamen zevk meselesidir ve herkes ekranda farklı bir şeyler arar kendisine. Bir bölümü 50 dakika süren, bir türlü ilerlemek bilmeyen, aksiyonu az ve seyirciye mesaj üstüne mesaj verme çabasında olan dizileri seyreden adamın sofistike olma gibi bir zorunluluğu olmadığı gibi sadece 20 dakikalık sit-com’lar seyreden bir insan da zevksiz, boş diye etiketlendirilemez. Her çeşit insanın bilgisayarının veya televizyonun başına geçtiğinde izleyeceği şeyden beklentileri farklıdır, en nihayetinde amaç kafa dağıtmak ve vakit geçirmektir.

Konumuza dönelim; İnsanlar genelde yukarıda saydığım iki dizi çeşidinden birine daha çok yönelirler. Daha çok 20 dakikalık komedileri veya “eğlencelik” dizileri takip eden insanlar olduğu gibi, bazıları da genellikle Mad Men, Breaking Bad gibi çoğu diziye kıyasla ağır işleyen, kurguya daha çok önem veren ve süresi uzun dizileri daha çok sever. The Wire’ın farkı da burada ortaya çıkıyor; dizi zevkini bildiğiniz biri için bile bu diziyi “kesin sever” veya “kesin sevmez” diyemiyorsunuz, zira emin olduğunuz tek şey The Wire’a benzer bir diziyi daha evvel seyretmemiş olduğu. The Wire’ı bir kaç cümle ile kısırlaştıramıyorum. Karşı tarafa bir fikir teşkil etmesi için bir iki cümlenin yetersiz kalacağından değil, dizinin yapısı itibariyle özetlenemez olmasından dolayı.

Yukarıda da belirttiğim gibi dizi 5 sezondan oluşuyor. İlk sezon uyuşturucu ticaretini, ikinci sezon işçi sınıfı ve sendikaların durumunu, üçüncü sezon yine ilk sezonda yer verilen uyuşturucu sorunu ile birlikte ek olarak bürokrasiyi ve politikayı, dördüncü sezon eğitim sistemini ve beşinci sezon ise yazılı medyayı konu alıyor. Tabi buradan her sezon oyuncuların ve konunun tamamının değişmediğini belirtmek lazım. Uyuşturucu sorunu ve bürokrasinin işleyişi gibi temalar ve bir çok aktör dizinin her sezonunda yer alıyor. Yani aynı kalan şeyler Baltimore şehri ve ana karakterler. Polisler, uyuşturucu tacirleri, politikacılar, medya vs. The Wire sadece Amerika’da değil aslında tüm dünyada var olan sıkıntıları, yozlaşmış insanları, uyuşturucu sorununu, suç, ceza kavramlarını ve niye çeşitli suçlara karşı verilen savaşların asla kazanılamayacağını ele alıyor. Senaryo, kurgu, oyunculuklar kısaca her şey şu ana kadar herhangi bir dizide görmediğim kadar başarılı. Belki çok hızlı işlemiyor, hapisten kaçan dövmeli insanlar yok, ünlülerin yaşadığı hayatlar gözümüze sokulmuyor veya vampirler onu bunu ısırmıyor. Her mevkiden her insan nasıl yaşıyorsa, neleri istiyorlar ve bunlar için neleri göze alabiliyorlarsa sadece bunlar yansıtılıyor. Vali olmak isteyen ve prensipleri olan birinin yavaş yavaş mevki uğruna nasıl bunlardan vazgeçtiğinden, küçük bir çocuğun niye uyuşturucu kullanmaya başlayıp okulu bıraktığına, polislerin ne kadar ileri gidebileceklerinden eğitim sistemine kadar herşey anlatılıyor. Karakterler, genellikle ideal ve prensip sahibi olan, bir eylemi kendilerine göre tamamen haklı kılan sebeplerin varlığı nedeniyle gerçekleştirecek şekilde yazılmış. Aynı bölümde hem polisin, hem de onun tarafından kovalanan bir torbacının kazanmasını istediğimiz anların sayısı bir hayli fazla. İyi ve kötü, hayatta da olduğu gibi, birbirine girmiş ve ayırt edilemez bir halde sunuluyor izleyiciye.

Kimi zaman en güldüğünüz dizilerden daha çok güldürüyor, hiç ummadığınız bir yerde duygusallaştırıp, aynı bölümün sonunda salgılanan adrenalini tavan yaptırabiliyor. Her bölümün sonunda da aslında hiç kimsenin salt siyah veya beyaz olmadığını, herkesin bağlı bulunduğu teşkilatın birer “gri” piyonu olduğunu vurguluyor. Beş para etmez belgesellerden daha değerli, daha fazla kişinin bilmesi gerektiğini düşündüğüm “gerçek, sıradan ve bu yüzden de trajik bir hikaye” The Wire. O kadar yazdım, aslında hala hiçbir şey anlatamadığımı düşünüyorum, umarım biraz olsun fikir verebilmişimdir. IMDBkolik’ler için belirteyim, puanı 9.7.

Eğer çok sağlam bir dizikolik değilseniz, kolaylıkla tanıyabileceğiniz oyuncu sayısının 3’ü geçeceğini sanmıyorum. İlki ve en ünlüsü, çıkışını bu dizi ile gerçekleştiren, şu an ise Hollywood’a adım atmasıyla daha fazla tanınmaya başlanan Luther dizisinin başrol oyuncusu Idris Elba. İkinci oyuncu ise Lost’tan konuk oyuncu olarak tanıdığımız ve nihayet Fringe’de Phillip Broyles rolüyle iyice ünlenen Lance Reddick.

Bölüm Süresi: 50 küsür dakika

Sezonlar: 5 Sezon / Toplam 60 bölüm / 2002-2008

    Andırır, bunları seven bunu da sever: Aklıma bir benzeri gelmiyor, zorlarsak The Sopranos.

   Zıttıdır, bunları sevenin buna alışması zaman alır: Neyi severseniz sevin buna alışmanız her türlü zaman alır diye düşünüyorum, CSI: 81 il’e tapanlar uzak durabilir.

   Trivia 1: Dizi hala Türkiye’de çok fazla popüler değil, hiç bir zaman olacağını da sanmıyorum. Bu yüzden yalnızca ilk üç sezon için Türkçe altyazı mevcut. Ben ülkemiz insanının yaratıcı küfürde ve argoda bir numara olduğunu sanırdım, bu diziyi seyredince fikrim değişti, gerçekten Baltimore insanı bir başka olabiliyormuş. “Ben dizileri altyazısız seyrederim abi” diyen iddialı arkadaşlarımdan hala haber alamadım.

   Trivia 2: Dizinin yaratıcısı David Simon bir sosyolog ve gerçeklik ile kafayı bozmuş durumda. Gerçek hayatta nasıl yolda yürürken arka planda müzik olmuyorsa bu dizide de yalnızca çevreden gelen müzikler var, örneğin arabadan gelen müzik veya bir gece klubünde çalan şarkı. Aynı şekilde dizideki bazı polisleri eski polisler, bazı uyuşturucu satıcılarını ise gerçekten eskiden bu tür ortamlarda bulunmuş, “dealerlık” yapmış insanlar oynuyor.

   Trivia 3: HBO, dizi bitmek üzereyken uzatalım diye David Simon’a yalvarıyor ancak Simon “ben anlatmak istediklerimi 5 sezonda anlatabileceğimi düşündüm, anlattım, devam etsek gerçeklikten ödün veririz anca hikaye yazarız, ben kaçar” diyor. Mükemmeliyetçi tavrı ve gerçeklikten taviz vermeyen yapısı dizinin her karesine yansıyan David Simon, şu an HBO’da yayınlanmakta olan ve Katrina kasırgası sonrası New Orleans’ı konu alan “Treme” dizisinin de yaratıcısı.

Not: Yazı, chillin tarafından kaleme alınmıştır.