The Verdict (1982): ‘Davanın’ Değil ‘Avukatın’ Filmi

Kaan Karsan
Kaan Karsan
23 Şubat 2013

Kaybeden karakterlerin öyküleri seyirciye kolay yoldan duygudaşlık kurma fırsatı tanırlar. Ortak bir ‘acıma’ duygusu, filmle kurulacak duygusal bağı beraberinde getirir. Sidney Lumet’in çoğu filminde kaybeden karakterleri görmek mümkündür. Genelde toplumdan dışlanmış, bir ‘patlama’ noktasına doğru yol alan ve sesini duyurmak için bir ömür ‘doğru anı bekleyen’ karakterler… Kendisinin büyük filmlerinden birkaç örnek vermek gerekirse “12 Angry Men” kaybedenini konuşturmaz; masaya yatırır ve inceler… “Dog Day Afternoon”, sıradan bir soygun filmi kıyafeti altında balta girmemiş LGBT mevzusuna dikkat çekerek başka türden bir dışlanmışlığı ele alır. “Serpico” dürüst bir polisin yalanlar dünyasıyla uyumsuzluğuyla uğraşırken “Network” ise kaybeden rolünü dürüstlük olgusuna vererek konuya bambaşka bir açıdan yaklaşır. Büyük ustanın aldığı Oscar adaylıklarına rağmen biraz daha fazla ‘unutulmuş’ filmlerinden biri olan “The Verdict” de Lumet sinemasının genel temsilini en sade(ve minimalist) yoldan takdim eden filmlerden bir tanesi…

The Verdict’te çoktan kaybetmiş hatta bu özelliğini kabul etmiş bir karakter var. Adı Frank Galvin… Geçmişini bizden saklıyor. Bu nedenle onun hakkındaki her şeyi, o, cümlelerin üçüncü şahsıyken öğrenebiliyoruz. Bu karakterin formülü çok basit aslında… Bir zamanlar gereğinden fazla dürüst olan bir adam Frank. Kendi oyun alanına mesleği ve bu mesleğe egemen güçler dengesi tarafından itilecek türden bir yaklaşımı olmuş. Halen bir avukat olarak anılabilmesini bile içten içe şans eseri olarak yorumluyor. Aslında haksız da değil.

the verdict 1

Avukatlık mesleği Frank için artık oldukça köşeli… Kendisi es kaza bir iş alırsa en kısa yoldan sonuca bağlamanın uğraşında. Kendisi için tek çıkış yolu olabilecek bir hatır-gönül işi de bu şekilde geliyor ellerine. Kiliseye bağlı bir hastane, genç bir kızın bitkisel hayata girmesine neden oluyor. Davacı alacağı ‘garanti’ tazminatına aracı olması için Frank Galvin’e başvuruyor. Hastanenin teklifi oldukça iyi… Üçte birini Frank’in alacağı 210.000 Dolar nakit para hazır. Frank’in bu teklifi reddetmesi kendi için dahi sürpriz oluyor. Çünkü iş mahkemeye taşındığında bu tip davaların ‘usta’ bir avukatı çıkacak karşısına. Bu sürpriz kararın altında ise oldukça kompleks bir psikoloji gizli. Frank kendine olan güvenini tamamen yitirmiş durumda. Bu sebeple verdiği bu karar öz-saygısını geri kazanmak adına elindeki tek şansı. Gerisi ise, malum, mahkeme süreci…

The Verdict ilk bakışta ‘mahkeme formülü’nü aynen uygulayan bir film olarak akranlarından çok da farklı görünmeyebilir. Bu nedenle işin biraz daha derinine inmek gerekiyor. Sidney Lumet, seyirciye göre iyi ya da kötü saftaki hiçbir karakterini(safları da yok ederek) yüceltmiyor/yermiyor; davanın nedenini dramatikleştirip konvansiyonel bir dramatik yapı kurmuyor ve Frank Galvin karakterinin iç dinamiklerini asla değiştirmiyor. Herhangi bir filmin takınacağı ‘beklendik’ ahlakçı yapı, The Verdict’in topraklarında hiçbir zaman inşa edilmiyor. Bu noktadan hareketle varacağımız nokta ise, bu filmin ‘davanın’ değil ‘avukatın’ filmi olduğu…

İşin daha tuhaf ve doğal olarak ‘dramatik’ tarafı ise Frank Galvin’in film boyunca net bir dönüşümden geçip de ‘özgüvenli’ bir karaktere bürünememesi. Çoğu mahkeme filminin bir klimaks olarak kullandığı bu dönemeç, The Verdict’in hiçbir anında yok. Frank Galvin filmin başından sonuna kadar, kazanması muhtemel anlarda dahi kaybediyor. Bir avukat olarak sergilemek üzere olduğu tüm becerileri kendi özgüvensizliği nedeniyle ziyan oluyorlar. Karakterini duygusal bağlamda ‘aşk’ duygusu üzerinden zenginleştiren Lumet, -biraz da Barry Reed’in uyarlanan romanı yüzünden- karakterini duygu üzerinden bile istismar ediyor ve cezalandırıyor.  Bu istismar, elbette ki ‘hayat kadar dürüst’ bir noktada konumlandırılabilir.

the verdict

Frank Galvin’in mahkemeye taşıdığı davasını büsbütün ahlaklı bir karakter olmasına yoramıyoruz. Zira Frank sadece kendisine inanabilmenin peşinde… Davasına sonunda özgürlüğünü kazanacağı bir matematik problemi gibi bakıyor; sonuca kendisi için koşullanıyor. Lumet’in filmi sadece bu açıdan bile insanoğlunun ve ‘kaybeden’ insanoğlunun içsel dünyasını anlayabilmemiz adına büyük bir fırsat sunuyor.

Paul Newman’ın müthiş bir şekilde ‘derinlik’ kazandırdığı Frank Galvin karakteri, hiç şüphe yok ki beyazperdenin gördüğü en gerçekçi avukat portrelerinden bir tanesi. Tabii bu karakteri Paul Newman’a olduğumuz kadar Sidney Lumet’e de borçluyuz. Daha heyecanlı bir yönetmen tarafından bas bas bağırarak anlatılacak bir mevzuyu Lumet kulağımıza fısıldıyor. Lumet’in kamerası sadece bir karakterin yaşadığı en önemli birkaç gününü, dolaysızca, sakince gözlemliyor.  Bu sakinliğe ne gerçeklikten uzak replikler ne de başka dünyadan olan mekanik karakterler eşlik ediyorlar. Kötü ya da iyi adamı olmayan bir gerilim filmi izlemenin eşsiz tadı The Verdict’in her yanından akıyor. Zaten ‘öyle ya da böyle, her haliyle insan işte!’ diyen The Verdict’i önemli olarak addetmemizin başlıca sebepleri de lezzetlerden ileri geliyor.

Not: Yazı ilk olarak Arka Pencere‘de yayımlanmıştır.

Türkçe Adı: Karar

Yönetmen: Sidney Lumet

Senaryo: Barry Reed (Roman), David Mamet

Yapım: ABD, 1982

Oyuncular:  Paul Newman, Charlotte Rampling, Jack Warden

Süre: 129′

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5