The Tribe (2014): Sessiz Şiddet

Ukrayna ‘dan gelen Myroslav Slaboshpytskiy imzalı The Tribe‘ı izlemeden önce filmde işaret dili kullanıldığını, diyalog- altyazı olmadığını ve hikayenin izlenmesi zor bir sinema diliyle anlatıldığını öğreniyoruz. Bu bilgiler, kapanış jeneriğiyle birlikte çarpılmış ve oturduğumuz yerde kalakalmış vaziyetteyken zihnimizde daha da büyüyor. Ve uzun bir süre, biçimsel tercihlerin böylesi güçlü bir sinema diline nasıl dönüştüğünü sorguluyoruz.

Cannes’da Eleştirmenler Haftası’nın galibi olan* 130 dakikalık hikaye, yatılı işitme engelliler okulunda geçiyor. Okula yeni gelen öğrenci Sergey (filmin başkarakteri) ile birlikte okuldaki sistemle; yani ders saatleri dışında kurulan ”kirli işler” ağıyla ve hiyerarşik yapıyla tanışıyoruz. Okulun büyük yaştaki öğrencilerinin başını çektiği, öğretmenlerin de dahil olduğu para akışının nasıl işlediğini izliyoruz. Sergey, hem fiziksel yeterliliği hem de iş bilirliğiyle para akışını yöneten ”çete”nin içine girmekte zorlanmıyor. Ve onun para akışında aldığı rol ile birlikte ‘gerçek’ hikaye başlıyor.

the tribe 2

The Tribe, sadece bir yatılı okulda yaşananları anlatmıyor. Öğrenciler arasındaki güç dengesi, acımasızlık, sertlik, vigilante, okuldaki serbestlik/öğrencilerin kendi iktidarı, okul dışı kurulan ilişkiler, para akışının durakları; kadın ticareti, hırsızlık, darp, hepsi bir anlamda bir ülkenin (Ukrayna) çürümüş yanlarını, sistemin nasıl işlediğini göstermek için detaylara dönüşüyor. ”Sesin çıkmaması/kimsenin duymaması” noktasında hikaye metaforik olmaktan çıkıyor paranın yolculuğuyla birlikte gerçeğin ta kendisi oluyor.

İki kısa sahne dışında okuldaki eğitim-öğretimi görmüyoruz The Tribe‘da. Görmeye gerek kalmadığını anlamak zor olmuyor zaten. Bürokrasisinden polisine ülkenin bütün kurumlarıyla pisliğin içine battığı bir sistemi masaya yatırırken göstermediğini bu kısır döngünün dışında bırakmıyor yönetmen Slaboshpytskiy. Bütün çürümüşlüğü ve sertliğiyle okulda yaşananlar binadan taşıyor. Her şeyin arkasında ”ticaret” döndüğü için bağlantıları, içerideki sessizliğin dış dünyayla kurduğu ilişkiyi görmek zor olmuyor. Zayıf olanın ezilmesi, sömürülmesi meselesi bile sessiz, dilsiz bir okulda tam olarak karşılığını buluyor.

Myroslav Slaboshpytskiy, sessizliği biçimsel bir tercih olmanın ötesine taşıyabildiği için birçok şeyi başarabiliyor. Filmdeki ”rahatsız edici” sahneler, anlatılan dünyanın sertliği aslında yönetmenin gerçeği gösterme becerisiyle yakından alakalı. Çünkü, son derece politik bir film The Tribe. Sertliğinin kaynağı da sadece alt metinleriyle değil baştan aşağı politik bir metin üzerine kurulmasıyla, ”küçük” hikayesiyle sistemi deşip, içini olduğu gibi gösterebilme cesaretiyle ilgili.

Kimsenin bir diğerinin, geri kalan dünyanın da okulun sesini duymadığı hikayede Sergey’in bile sistemle bir sorunu yok başlangıçta. O da herkes gibi içeride ya da dışarıda kalmakla ilgileniyor. Çeteye girebildiği için de sistemin işlemesini sağlayan parçalardan biri olmaktan rahatsız olmuyor. Ta ki aşık olana kadar… Aşık olduğunda Sergey’i diğer herkesin karşısına koyuyor Slaboshpytskiy ama sistem karşıtı bir kahraman çizmiyor. İyilik ya da kötülük kavramlarının geçerli olmadığı, her şeyden ve herkesten soyutlanmış bir dünya yaratarak alıştığımız hamlelerden de uzak kalmayı beceriyor.

Slaboshpytskiy, açılış sahnesi dahil olmak üzere, kamerasını sabitlediğinde de hareketli kullandığında da eşsiz anlar yaratmayı başarıyor. (Steadicam yeni keşfedilmiş gibi heyecanlanıyoruz neredeyse) Anlaşmak – ve kavga etmek, sevişmek, sevmek, öldürmek… – için sesli diyaloga ihtiyaç duyulmayan bu dünyada bazı sahnelerin nasıl kotarıldığını bile anlayamazken (Görülebilecek en sert kürtaj sahnesi bunlardan bir tanesi) bazı sahnelerin gerçekliğine kapılıyorsunuz. (İşitme engelli genç bir adamın sevdiği kadınla ilk kez seviştiği anı böylesi güçlü bir şekilde çekmek kolay olmasa gerek!)

the tribe

Özetle, Slaboshpytskiy ilk filmiyle kendine hayran bırakıyor. İnce ince işlediği senaryosunu eşi benzeri olmayan bir şekilde perdeye aktarıyor. Oyuncularından mantıkla açıklanması zor performanslar alıyor. Yaklaşık bir milyon dolar gibi bir bütçeyle – hem de zor bir hikayeyi, çok zor çekim şartlarıyla hayata geçirerek – üzerine sahne sahne konuşulmayı hak eden, kusursuz bir iş çıkarıyor ortaya. Bir huşu içinde tekrar izlemekten başka yapacak bir şey yok.

*The Search gibi vasatın çok altında konvansiyonel bir sinema örneğinin bile Cannes Film Festivali’nde ana yarışmaya dahil edilmesi, buna karşın The Tribe, Tourist gibi cesur ve yeni sinema dilinin peşinde olan filmlerin dışarıda bırakılması genel olarak ‘büyük’ festivaller ve özelde Cannes’ın sinemadan başka unsurları hesaba kattığını bir kez daha gösteriyor ve bu festivalleri ne kadar ciddiye almamız gerektiğini yeniden sorgulatıyor.

Hasan Cömert

***

Orijinal Adı: Plemya

Yönetmen: Miroslav Slaboshpitsky

Senaryo: Miroslav Slaboshpitsky

Yapım: Ukrayna| Hollanda, 2014

Oyuncular: Grigoriy Fesenko, Yana Novikova, Rosa Babiy, Alexander Dsiadevich

Süre: 130′

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 51 vote, average: 5,00 out of 5
Araç çubuğuna atla