The Tree of Life (2011): Önemli Bir Sinema Olayı

Kaan Karsan
Kaan Karsan
22 Kasım 2011

Not: The Tree of Life sürprizlerle dolu bir film, hatta kendisi bir sürpriz. Filmi izlerken kendi başınıza yüzleşmek istediğiniz bazı detayları bu yazıda dile getirmiş olabilirim. Bu nedenle bu yazıyı, filmi izledikten sonra okumanızı öneririm.

Çocuk olmak, yeri gelince direnmek, yeri gelince boyun eğmektir. Etrafına bakarak, etrafından kaçarak şekillenmektir. Özgürlüğün derinliklerinde, başkalarına muhtaç olmak, en hür hissettiğin anlarda yapamayacağını anlamaktır. Bir çocuk, hâyalleri kadar çocuktur ve o gün gelene kadar masumdur.

Geçtiğimiz haftalarda Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen “The Tree of Life” hakkında bir şeyler yazmak, hele yalnızca bir sefer izledikten sonra kafadakileri toparlayıp yazıya dökmek, bir sinemasever için tarifi mümkün olmayan şekilde zor. Zaten, “The Tree of Life”a bir sadece bir film demek de son derece zor. Zira anlattığı milyar yıllık hikaye, bir sinema filmine sığmayacak kadar derin ve önemli. Bu nedenle Malick’in bunu başarmış olması, bu şahesere bir sinema filmi olarak bakma konusunda şüpheler uyandırdı bende.


İlk bakışta bir aileyi merkez alan ve insana dair birçok değeri, ailenin içerisinde bulunduğu durumlara göre son derece simgesel ve imgesel şekilde sorgulayan, bazen o değerlere kafa tutan, bazen o değerleri anlayışla karşılayıp kucaklayan, hem biyolojik hem psikolojik hem de işlevbilimsel yönleri olan bir belgesel var karşımızda. Biraz daha derine indiğimizde çocuk olmak ile yetişkin olmak arasındaki o uzun ve ince çizgide yalpalayarak ilerleyen, masumiyetin kayboluşuna ya da başka bir deyişle doğuştan gelen suçluluğun hatırlanışına doğru bir yol alan ve kendini devasa bir yüzleşmenin kollarına çaresizce bırakan bir hikâye var. Hiç hız kaybetmeden daha da derine inince, evrende dünyanın, dünyada insanın zuhur etmesinin öyküsüne yoğunlaşan ve filmin neden-sonuç ilişkilerine destek olan küçük ölçekli, astrolojik bir görsel şölen var.  Bütün bunların neticesinde ve etkisinde, karşınızda siz derine indikçe sizi yüzeye yaklaştıran katmanlı bir öyküsel yapı var. Sizi zorladığını hissettiren; halbuki meseleyi izleyen için çok daha basit ve düzenli bir hale getiren, “bilinç akışı”nı teknik bir yöntem haline getiren; ancak Kubrick’in 2001’inin yanına koyulabilecek, filmin paha biçilemezliğine paha biçilemezlik ekleyen, kusursuz  bir kurgu var.

Filmin ilk yarım saatini seyirciyi filmin geri kalanına hazır hale getirmek için kullanan Terrence Malick, o noktadan sonra karakterlerinden birine odaklanıp onun dünya ile etkileşimi üzerine kuruyor öyküsünü. Hatta onun içerisinden geçtiği dönemleri, az önce de bahsetmeye çalıştığım düzenli kurgusuyla “Motherhood” ve “Fatherhood” isimleri altında son derece basit fakat daha önce hiçbir filmde karşılaşmadığımız şekilde etkili bir biçimde sıralıyor. Bunu bazen sürrealist, bazen de dibine kadar gerçekçi sularda gezinerek yapıyor Malick. Fakat ne olursa olsun, nasıl bir yan hikaye gelişirse gelişsin, film her zaman yaşama bağlı ve odaklı kalıyor bir şekilde. Tıpkı adından da anlaşıldığı üzere, bir dallanıp budaklanma üzerine bir film bu. Bir çocuğun, almaya zorlandığı ya da isteyerek alıp taşıdığı darbelerle her geçen gün biraz daha suç yüklenmesini ve “yetişmesini” izliyoruz.

Bu film hakkında birkaç paragraflık bir yazı kaleme almaya çalışmak, yalnızca filmi tematik açıdan ele alabilmekten çok, filmin atmosferini yansıtmak açısından yardımcı olacaktır ancak. Zira filmin hakkında bir şeyler söylediği konular üzerine layığıyla gidebilmek için birkaç sefer daha bu filmi izlemek ve biraz emek vermek gerekiyor.

Malick, filmin tüm süresi boyunca çekeceği her sahneyi müthiş bir teknik koordinasyon ile örmüş, her saniyeyi en ince ayrıntısına kadar dahice düşünmüş. Filmin sadece fragmanını izleyenler dahi filmin görüntü yönetmenliğinin ve kamera kullanımının çok daha farklı olduğunu fark etmişlerdir zaten. İşin ilginç yanı tüm film boyunca bu performans sürüyor. Film boyunca tek bir sahnede bile aklınızdan “olmamış” diye geçirmiyorsunuz. Filmin ilk anlarında yönetmen tarafından belirlenen çıta çok yüksek olmasına rağmen her an beklentileri fazlasıyla karşılıyor Terrence Malick. Bir sonraki sahnede neler izleyeceğiniz hakkında hiçbir fikriniz olmuyor. Kameranın nereye gideceği, kimi takip edeceği hiçbir saniye belli değil. Müthiş bir teknik koordinasyon var film boyunca. O kadar görkemli duruyor ki her görüntü, filmin içine girip içeriden izlemeye başlıyorsunuz her şeyi. Filmin size bu güne kadar hissettiğiniz ya da hissetmediğiniz her hissi hissettirme ihtimali var.

Brad Pitt, Sean Penn ve müthiş bir keşif olan Jessica Chastain’in ustalıklı oyunculukları yanında çocuk oyunculardan aldığı performans nedeniyle de Terrence Malick’in elleri öpülmeli. Çocuklar için oldukça meşakatli ve yorucu bir roller var ortada. Bir çocuğun, çocukluğunu kaybetmeyi oynaması kimbilir onun için ne kadar zordur. Bu kadar ciddi olabilmesi, kimbilir onun için ne kadar korkunçtur.

Filmin teknik alanlardaki başarısı için apayrı bir yazı yazmak gerekir sanırım. Görüntü ve sanat yönetmenliği ile, kurgusuyla, müzikleri ile, makyajları ile hatta görsel efektleri ile bir sinema filminin teknik başarı bareminde en üst sınıra yerleşiyor Malick’in filmi. Kameranın, fotoğrafın büyüsünden dem vuruyor sanki her saniyesinde.

Bazı filmler vardır, o filmleri zihninizdeki film kütüphanesinde hiçbir filmin yanına koyamazsınız. Çünkü o film sizin için bir çığır açmıştır, başka bir boyuta giden bir kapı açmıştır. Çünkü o film kafanızda sınırlayıp adına “sinema” dediğiniz o büyüklüğü yüzünden sonsuz gözüken denizin sınırlarını genişletmeyi başarmıştır. Sanki izlediğiniz değil de, bizzat yaşadığınız ve başrollerinden birini oynadığınız bir tecrübe haline gelmiştir. İşte “The Tree of Life” o filmlerden biri. Sinemanın tarihsel sürecinde, çok önemli bir sinema olayı.

 

***

kaankarsan@gmail.com

Kaan Karsan

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5