The Snowman (2017): Orada Olmayan Film

Norveçli pek sevilen yazar Jo Nesbo’nun bestseller’ı The Snowman, İskandinav gerilim romanı tipolojisine tepeden tırnağa uyan, şablonu ve bu şablondan keyif alma şablonu besbelli bir eser. Beklendiği üzere akışı içerisinde katilin kim, travmasının ne olduğuna dair soru işaretleri üreten roman, bu sorulara verdiği cevaplarla açtığı çemberi tamamlıyor. Romanın mesken tuttuğu Oslo’nun soğukluğu ve solgunluğu, böylesi bir refah toplumu dahlinde işlenen cinayetlerin mevcut hayat algısına karşı olan cazibeli tezatlığı ve kendi hayran kitlesini yaratmış kabiliyetli ama kaybeden dedektif Harry Hole’un nüanslı karizması sinema için de biçilmiş kaftan haliyle. The Snowman’in sinemaya uyarlanmaması için hiçbir sebep yok ortada.

Bundan altı yıl önce ilk haberleri gelen ve yönetmen koltuğunda Martin Scorsese’nin oturacağı söylenen The Snowman, Scorsese’nin yönetmenlikten çekilip filmin yürütücü yapımcılığına geçmesiyle arka arkaya Let the Right One In ve Tinker, Tailor, Soldier, Spy gibi iki harika film yöneten Tomas Alfredson’a emanet edildi. Alfredson, roman uyarlama metodolojisi ve önceki iki filminde kurduğu amansız gerilim duygusuyla The Snowman için harika bir seçim gibi görünüyordu. Elindeki hazır malzemeye nadir bulunan bir incelikle yaklaşan ve janrın ezberlerini bir kenara bırakıp dramatik yapı kurma konusundaki üstün maharetlerini sergilemiş olan Alfredson, muhtemelen The Snowman’den de şaşırtıcı bir şey çıkaracaktı ortaya. Nihayetinde, olumlu anlamdaki beklentilerimiz tümüyle boşa çıkmış olsa da Alfredson’un şaşırtıcı –hatta kendi kalibresi için akıl almaz derecede şaşırtıcı- bir film yaptığını gönül rahatlığıyla söylemek mümkün. Filmin dünyadaki ilk gösterimlerinde aldığı çok kötü tepkilerin ardından senaryonun yüzde 15’ini çekemediğini, her şeyin aceleye geldiğini, bu sebeple de oluşturmaya çalıştığı yapbozun birkaç parçasının eksik kaldığını öne sürerek bir anlamda kendi filmini dışlayan, evlatlıktan reddeden yönetmen, topu başkasına atan bu tavrıyla fırtınanın içinden kendini kurtarmaya çalışmıştı. Bırakın Alfredson gibi son dönemde yaptığı işlerle yıldızı tartışmasız bir şekilde parlayan bir sanatçıyı, Hollywood’da herhangi bir memur yönetmenin dahi sahiplenemeyeceği türden, kariyer baltalayıcı bir felaket The Snowman.

Tıpkı filmin kendisi gibi, nasıl başlayacağımızı bilmiyoruz. Zira her şeyden önce, kurgulanamamış bir film The Snowman. Açılışında seri katilinin kök hikayesini anlatırken çok hızlı kesmelerle, lafını kendi ağzına tıkarak ve çok temel kurgu kurallarını ihlal ederek kendi özetini geçiyor bizlere. Hemen sonrasında başkarakterini ve yardımcı karakterlerini çalakalem bir şekilde çiziveriyor. Bu esnada kendi türünün farkında bile olmayan bir anlatı kuruyor, işleyen cinayetlerini izleğinin bir hayli dışında bir yerde konumlandırmayı, bir tür eşantiyondan hallice kılmayı tuhaf bir maharetle başarıyor. Her sekansta kar ve kış baki, ama sanki sürekli başka bir evrendeyiz. Yani bırakın teknik devamlılığı, duyguların devamlılığı bile yok bu filmde. Alfredson’un el yordamıyla tamamladığı ilk saatin sonunda, izleyeni meşgul edecek bir şüphenin yokluğundan gayrı hiçbir şey hissetmek mümkün değil The Snowman’e karşı. Hikayesini anlatma, türünün gerektirdiği yönde izleyicisini yanlış ya da doğru ipuçlarıyla yönlendirip eline avucuna alma çabası bile gütmeyen bir filmle karşı karşıyayız.

Farkındayız ki inanılmaz tınlayacak ama The Snowman’in ne olduğuna dair bir söylem üretmeyen ilk saati dahi filmin en kötü tarafı değil. İkinci yarısında yavaş yavaş üretmediği bir problemin çözümüne doğru yönelen film, -iyi niyetli bir bakışla- toparlamaya çabalarken iyiden iyiye dağılıyor ve kendini hem sinir bozucu hem de gülünç duruma düşürüyor. Dedektif masası katilin attığı adımlara, yolculuğuna ve motivasyonuna dair akıl yürütmediği, başka bir deyişle, filmin ele aldığı (almadığı) efendime söyleyeyim çarpık psikoloji hiçbir derinlik kazanmadığı için karşımızda ansızın sinema tarihinin en akıllara zarar ve hiçbir bağlama oturmayan seri katillerinden birini buluveriyoruz. Ne denebilir ki? Görmeseydik, bilmeseydik daha iyiydi. Zaten merak da etmiyorduk.

“Katilimiz kimdir?” sorusu bu filmde çoktandır sizlere ömür; ama bir seri katil gerilimi en azından “Dedektifimiz kimdir?” sorusunu nasıl sordurmaz? Bir gerilim filmi, nasıl olur da seyircisiyle kuralları belli belirsiz bir oyun oynamaya çalışmaz? Bunca saçmalık içerisinde kendini toprağa gömen Tomas Alfredson’un, The Snowman’de bir tür gayriihtiyari parodiye çaldığını dahi iddia etmek mümkün değil; çünkü parodi bile doğası gereği türüne buradakinden çok daha güçlü köprülerle bağlıdır. The Snowman, baştan aşağı yapılamamış bir sayıklama, kurgulanamamış, terk edilmiş, âtıl kalmış, her yönüyle katlanılmaz bir sakilliğe bulanmış bir filmimsi. Orada olmayan bir film.

Bir film olarak tanımlanabilecek bir şey izlediğimize dair inancımız oldukça zayıf olduğundan, mezkûr kurgusal dünyadaki erkeklik, babalık ve erkeklik temsiline, ileri refah toplumu içerisindeki iptidai yozlaşmışlığa yönelik bir şeyler söylemeye çalışsak filmi ve kendimizi gereğinden fazla ciddiye almış olacağız. Bunun yerine şunu söyleyelim; Alfredson gibi dehasına dünden kefil olduğumuz bir yönetmenin elinden vasatlık mertebesine bile gıptayla bakacak türden bir film izleyeceğimiz kırk yıl düşünsek aklımıza gelmezdi. Şu noktada, ne kadar kötü bir film yaptığının bir hayli farkında olması belki de bu toplamdan çıkarılabilecek tek teselli. Ya da belki, tıpkı filmin kendisi gibi, nasıl bitireceğimizi bilmiyoruz.

Kaan Karsan
twitter

***

Türkçe Adı: Kardan Adam
Yönetmen
: Tomas Alfredson
Senaryo: Peter Straughan, Hossein Amini, Søren Sveistrup, Jo Nesbø (roman)
Oyuncular: Michael Fassbender, Rebecca Ferguson, Charlotte Gainsbourg, J.K. Simmons, Val Kilmer
Yapım: ABD, İngiltere, İsveç, 2017
Süre: 119’

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 5