The Shape of Water (2017): Ben Sevdalı Sen Belalı

Guillermo del Toro’nun sinema kariyerini kabaca ikiye ayırabiliriz. Bir yanda endüstri için yaptığı ve gişede de yapımcıları epey memnun eden Hellboy ya da Blade 2 gibi filmler, diğer yanda ise ekseriyetle ülkesi Meksika’da çektiği fantastik filmler. Her iki kariyer çizgisinde de kalburüstü filmler çıkaran, özellikle Cronos, El Espinazo Del Diablo ve El Laberinto Del Fauno gibi İspanyolca filmleriyle türünün zirvesi başyapıtlara imza atan del Toro son filmi The Shape of Water ile bir bakıma kariyerinin bu iki kulvarını bir araya getirmeye çalışmış.

1962’de, Soğuk Savaş döneminde Amazon Nehri’nde bulunan bir amfibik su yaratığı ile başlıyor her şey. Yerlilerin bir tanrı gibi tapındığı bu yaratığı bulan Amerikalı yetkililer onu ele geçirip özel bir su tankında Baltimore’daki bir laboratuvara getiriyorlar Yaratık ilk başta Sovyet rejiminin ABD’ye bir tehdidi zannedilse de, sonradan durumun böyle olmadığı anlaşılıyor. Bazı üstün yetenekleri olan bu canlıya laboratuvarda görevli olan ajan Richard oldukça kötü davranıp işkence yapıyor. Yaratığı incelemekle görevli bilim adamı –ki sonradan bir Sovyet ajanı olduğunu anlıyoruz- Robert ise zararsız olduğuna inandığı yaratığı Richard’ın elinden kurtarmak istiyor. Tüm bunların kenarında olup biteni izleyen ve aynı laboratuvarda temizlik görevlisi olan konuşma engelli Elisa ise gizlice de olsa bu canlıyla iletişime geçen tek insan olarak filmi sürüklemeye başlıyor. Zamanla Elisa ile yaratık arasındaki ilişki romantik sularda ilerliyor ve büyük bir aşka dönüşmeye başlıyor. Ama bir tarafta aşık ve romantik bir dilsiz diğer yanda ise herkesin gözünün üstünde olduğu belalı bir yaratığın olduğu bu sıra dışı ilişki elbette bir sürü zorlukla karşılaşıyor.

Filmin ilk yarım saatinde Elisa’yı tanıyıp onun günlük rutinini takip ediyoruz. Yaratık ile karşılaşıp hayatının değişeceği âna kadar Elisa günlerini hep aynı şekilde geçiriyor. Hayatında iletişim kurabildiği iki insan var, biri iş yerindeki en yakın arkadaşı Zelda, diğeri ise komşusu Giles. Onlar da en az Elisa kadar yalnız ve ötekileştirilmiş insanlar. Eşcinsel Giles ve siyahi Zelda filmin ilerleyen bölümlerinde yaratığın da kendilerine katılmasıyla birlikte bir nevi azınlıkta bırakılıp dışlananların dört temsilcisi olarak karşımıza çıkıyorlar.

İletişim filmin temel meselesi. Bilinmeyene ya da öteki olana duyulan önyargı ve öfkenin saçmalığı da del Toro’nun hepimize verdiği ana mesaj. Sadece başka yerden gelen bu insan dışı varlık da değil, Zelda, Giles ve elbette konuşma engelli Elisa da ötekileştirildikleri ve bir nevi Richard’ın temsil ettiği zorba topluma/iktidara karşı bir tür direniş simgesi olarak imleniyorlar. Bu iki ve birbirinden kesinkes ayrılmış dünya filmin renklerinde de takip edilebiliyor. Elisa ve çevresindeki “iyi insanların” bulunduğu evlerdeki renkler ne kadar sıcak, ne kadar canlıysa, laboratuvardaki ya da Richard’ın evindeki renkler bir o kadar soğuk ve mat.

Buraya kadar her şey güzel ve makul. Ama temel bir soru sorduğumuzda, mesela del Toro böyle bir filmi neden yapıyor dediğimizde işin rengi biraz değişmeye başlıyor. Önceki filmlerinde kurduğu fantastik dünyaya seyirciyi ikna etmek için hiç çaba göstermeyen ve seyirciden göreceği ilgiden ziyade kendi tutkusunun estetik karşılığını arayan del Toro hep kendi dünyasına davet etmiş, evinde kabul etmişti bizi. Ama bu kez tam tersine, tümüyle politik doğruculuk yapan, konforlu alanında durup “işte böyle kötü şeyler de oldu zamanında, Trump Amerika’sında da benzer bir tehlike var, benden söylemesi, haydi verin ödülümü,” diyen ve bunu göz göre göre yapan bir davetsiz misafir var karşımızda.

Bu bahsettiğim durum ayan beyan ortada olsa da, del Toro samimiyetsiz mesajını verdikten sonra da pek rahat durmuyor. Banyo kapısını baş havlusuyla kapatıp içini suyla doldurmak gibi akıllara zarar fikirlerini romantizm adı altında “unutulmaz bir an” yaratmak için önümüze boca ettikten sonra bir anda bizi ırkçılığın, ayrımcılığın olduğu gerçek dünyaya sokmaya çalışıyor. Biz de filmin girişindeki masalsı dünyadan çıkıp bir anda bir aksiyon/casusluk macerasının içinde buluveriyoruz kendimizi. del Toro’nun hem masal anlatıcısı, hem didaktik bir öğretmen, hem de ödül prensi olma çabası –Akademi hariç- neredeyse herkesin farkına varabileceği seviyede gözümüze sokuluyor.

Giles’in evinde sürekli oynayan eski filmlerde Betty Grable, Alice Faye ya da Shirley Temple’ı bol bol dans ederken görüyoruz. del Toro’nun nostalji çabasında olduğunu ve bir bakıma klasik seviyesindeki fantastik filmlere selam durduğunu da ayrıca fark edebiliriz. Creature from the Black Lagoon’a verilen açık referans dışında del Toro’nun en çok etkilendiği film ise hiç şüphesiz Jean Cocteau’nun başyapıtı Beauty and the Beast. Her ne kadar iki filmin “ruhu” ve yönetmeninin kendi işine duyduğu saygı arasında fark olsa da The Shape of Water fantastik sinemanın başyapıtlarına yaptığı göndermeler ile sinemaseverler için bir yere kadar ilgi çekici olabiliyor. Ama bu referansların ciddi anlamda intihal düzeyine yükseldiği de artık yüksek sesle söylenmeye başladı.

Marc S. Nollkaemper’in yönettiği 2015 yapımı kısa film The Space Between Us bu örneklerden biri. Set tasarımından yaratığın kostümüne kadar her şeyin birebir The Shape of Water ile örtüştüğü film için del Toro’nun yaptığı “ben yıllardır böyle suda yaşayan yaratıklarla ilgili film yapıyorum, niye intihal yapayım?” minvalli skandal açıklama işleri biraz daha karıştırmıştı. Bunun dışında özellikle filmin başlarındaki masalsı hava ve Giles ile Elisa arasındaki bazı sahneler üzerine Jean-Pierre Jeunet de bir açıklama yapıp, del Toro’nun özellikle bir sahnede 1991 tarihli filmi Delicatessen’den açıkça intihal yaptığını iddia etti.

Kısacası, del Toro bu kez işin yaratıcılık kısmında da kendi fikir ve tutkularından uzaklaşmış ve fazla etkilendiği şeylerden bir kolaj yapmış görünüyor. Yönetmenin elinde tutan bir formül, doğru mesajlar ve ödül hedefi var ve bunlar bir yere kadar hoş görülebilir ama yukarıda iki örneğini verdiğimiz intihal iddiaları The Shape of Water’ı ahlaki açıdan da oldukça sorunlu ve sorgulanabilir bir film haline getiriyor.

Guillermo del Toro tutkularının peşinden gittiğinde harika işler çıkarsa da, tribüne oynadığında (filmin özellikle ikinci yarısındaki gibi) ortaya gerçekten de tatsız tuzsuz işler çıkıyor (Pacific Rim de buna bir örnek). Rüştünü ispat etmiş bir yönetmenin endüstriye uyum sağlamak için ruhundan feragat etmesi belki de bir sanatçının başına gelebilecek en kötü şey. del Toro başta kurduğu masal atmosferinin iplerini bırakmasa, formüllere direksiyonu kırıp “yıllardır bekliyorum” diye itiraf ettiği Oscar heykelciğine göz dikmemiş olsa, bizi yönetmenin fantastik dünyasından bir başyapıt daha selamlayabilirdi. Ama öyle olmadı. Bu kez büyük ihtimalle hem endüstri hem del Toro istediklerini alacak ama bu durum The Shape of Water’ın hiçbir derinliği olmayan başarısız bir deneme olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.

Aras Keser
twitter

***
Yönetmen: Guillermo del Toro
Senaryo: Guillermo del Toro, Vanessa Taylor
Oyuncular: Sally Hawkins, Octavia Spencer, Michael Shannon
Yapım: ABD, 2017
Süre: 123

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5