The Search (2014): Çeçenler Bahane, Önemsenmek Şahane

Kaan Karsan
Kaan Karsan
22 Ocak 2015

Michel Hazanavicius’un The Artist öncesi dönemine baktığımızda genelde ziyadesiyle hafif komedilerle, hatta parodilerle karşılaşıyoruz. Bir adım ileri gidip The Artist’e ulaştığımızda da durum pek farklı değil aslında. The Artist’in “sinemanın geçmişine büyük saygı duyan bir nostalji karnavalı” olduğu gerçeğinin yanında kelime anlamıyla bir ‘parodi’den hallice olduğunu, aynı zamanda oldukça hafif bir komedi filminden fazlası olmadığını inkar etmek zor. Elbette ki akranları 90 yıl evvel yapılmış türden bir filmi 2011 yılında yapmak bir cesaret işi; ancak doğru damar ve doğru halka ilişkiler kanalı bulunduğunda her yönüyle küçük ve tatlı bir filmden fazlası olmayan bir filmin ne kadar abartılabileceğini gösterdiği için The Artist’e farklı türden bir saygı duyuyoruz açıkçası… Büyün bu sürecin kötü şeylere yol açan tarafı ise yönetmenin kendisine duyulan saygıyı farklı bir alana taşıyarak sözünü ciddiyetle dinletmek istemesi.

Michel Hazanavicius, The Search (Arayış) ile kariyerinde ilk kez bu denli ciddileşiyor ve The Artist öncesi çekmeye kalkmış olsa yapımcıları ve sponsorları tarafından defaten engellenmeye çalışılacak bir projeyi büyük bir özgüvenle peliküle döküyor. Üstüne üstlük, sinemanın bugüne değin nadir durumlar dışında parmağına dolamaktan çekineceği türden bir meseleyi, Çeçen Sorunu’nu odağına alıyor. Hikayenin etrafına ise savaş filmi şablonunun olmazsa olmaz karakterlerini yerleştiriyor. The Search’ün kurduğu sahnede ‘geleneksel’ Rus vandallığı tarafından yerinden yurdundan edilmiş Çeçenler, şiddete bağımlı hale getirilmiş Rus askerler ve bütün bu kaosun ortasında sinik kuvvetiyle bir şeyler yapmaya çabalayan ‘barışçıl’ yetkililer var. Elbette ki nihayetinde gelen kesişen hikayeler, paylaştırılan acılar ve kaçınılmaz sonlar da…

the search

The Search en temelde bir hikaye seçmemiş olmanın sıkıntılarını yaşıyor. Birkaç hikaye paralel kurguyla sahnede dile geliyor ancak hiçbirinin üzerinde meseleyi önemli ya da tartışılır hale getirecek kadar durulmuyor. Birbirini tetikleyen, bir potada eritilecekmiş gibi görülen ancak bir türlü ortak iskelete oturmayan, sarkan hikayeler birbirini izliyor. Şaşırtıcı olan şu ki; Hazanavicius da öykünün gereğinde fazla düz olduğunun farkında… Bu sebeple her şeyi bir kenara bırakıp ‘şaşırtmaya talip’ bir kurgu kullanarak bu düzlüğü bertaraf etmeye çabalıyor. Ancak bir hikaye bir diğeri etrafında ne kadar gezdirilirse gezdirilsin, filmdeki bayat yapbozu tamamlamak kolay ve heyecan verici olmaktan uzak. İşin yönetmen için daha da endişelendirici olan tarafı ise bu kurgnun artığı olan düzlüğün bile hakkının verilmemiş olması… Kamerasını yıkıntılar ve bireyler arasında gezdiren ve balta girmemiş bir ormanda hikayeler arayan Hazanavicius, bir türlü gerçeği yakalayamıyor; hatta izleyicisini ikna etmeye bile çalışmıyor. Sözün özü, ‘kitsch’ sahneleri dışında hafızalarda kendinden geriye hiçbir şey bırakmayan, oldukça uzun, yorucu ve zekadan yoksun bir film yapmak için özerk bir çaba sarf ediyor sanki.

the search 2

Yönetmenin Çeçen Sorunu’nu odağına alıp meselesinin detaylarından bu kadar bağımsız bir film yapması ise bizi daha iddialı bir fikre yöneltiyor elbette: Yönetmenin kendi yaptığı filmin meselesini umursamaması… The Search, tarihte yaşanmış herhangi ve başka bir faciayı ele alsa şu an olduğundan farklı bir film olmayacaktı. Zira ‘Çeçen Sorunu’nun bu hikayeye muhtelif milliyetler dışında herhangi bir katkısı yok. Çeçen bir çocuğu sahiplenerek gücü yettiğince vandalizme dur demeye çalışan BM yetkilisinin zaman ilerledikçe filmin geriye kalan tüm karakterlerinden önemli hale gelmesi ise alışık olduğumuz türden, oryantalist bir bakış dışında hiçbir alan açmıyor. Zaten filmin Cannes’da gösterildikten sonra kurguda alelacele kısaltılması da tek bir şeye işaret ediyor: The Search‘ü hikayesi ve hikayesine olan yaklaşımı mahvediyor.

The Search‘ün Cannes’daki galasından bu yana ağır bir şekilde eleştiriliyor olması Michel Hazanavicius’a büyük bir yarar sağlayacak sanki. Zira yönetmenin ağzının ciddiyet takındığı ilk filmde yanması, daha fazla zaman kaybetmeyecek olması demek. Umuyoruz ki kısa zamanda küçük ve tatlı filmlerine geri döner; eğer dönme arzusu yoksa da en azından ele aldığı mesele hakkında sıradan bir haber bülteninden daha fazla bilgi sahibi olmayı bir ilke haline getirir.

 

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5