The Post (2017): Gazetecilik Filmi mi? Başarı Hikayesi mi?

Spielberg’ün yeni filmi The Post, Washington Post gazetesinin Pentagon Belgeleri’ni yayımlama süreci üzerine… ABD savunma bakanlığının 1945-1967 arasındaki gizli siyasi ajandasını içeren bu ‘top secret’ belgeler, ülkenin kaybedileceği başından belli olan bir savaşa girme ve yaşanan büyük kayıplara rağmen Vietnam’ı terk etmeme sürecini ayrıntılarıyla açık ediyor. Belgeler Pentagon’dan sızınca (The Post işin bu safhasıyla çok az ilgileniyor) gazeteler ve onları vatan hainliğiyle itham etmeye teşne hükümet karşı karşıya geliyor, devletin ağır ve tehditkâr hukuki baskısı gazetecileri belgeleri basıp basmama ikilemine sürüklüyor.

The Post hikayesini büyük oranda iki karakter üzerine kuruyor. Bunlardan ilki o sıralar halka açılmanın arifesinde olan Washington Post’un sahibi Kay Graham. Diğeri ise gazetenin genel yayın yönetmeni Ben Bradlee. Graham, kendisine miras bırakılmış bir zenginliğin içerisine doğmuş, erkeklerin dünyasında ayakta durmaya çabalayan ve biraz da kafası karışık bir kadın olarak çiziliyor. Bradlee ise kendisini canlandıran Tom Hanks’in personasından gücünü alarak kolayca sempati toplayabilen, ağzı laf yapan, zeki ve gözü kara bir adam. Spielberg, belgeleri yayınlama sürecinde asıl zorlu işi yapan (kaynağı bulup belgeleri ele geçirmek gibi) gazetecileri yardımcı rollerde bırakarak daha çok son celsede düğmeye basanların yolculuğuyla ilgileniyor. Elbette gazetenin karar mercilerinin süreçteki katkısı daha az kıymetli değil bu hikâyede; zira biri mesleki hayatını diğeri ise bütün varlığını büyük bir riske atıyor; ancak bu anlatısal tercihler The Post’un nasıl bir film olmak istediğiyle ilgili ipuçları veriyor.

The Post’un en dikkat çekici ve zannımızca en tartışmaya değer tarafı filmin ilk perdesinde Hollywood konvansiyonlarına oldukça uygun bir şekilde yaratılan çatışmalar. The Washington Post hikâyenin geçtiği dönemde küçük, yerel ve ekonomik anlamda sıkıntılar yaşayan bir gazete. Yöneticileri ülkenin gündem belirleyicisi olan The New York Times’a gıptayla bakıyor. Spielberg, bu iki gazete arasındaki rekabetten ilk çatışmasını kuruyor. Bu sebeple The New York Times’ın Pentagon Belgeleri’ne ulaşıp basmasıyla The Washington Post ofisinde bir matem havası esiyor, aniden Pentagon Belgeleri’nin içeriği film tarafından önemsizleştiriliyor. Spielberg, izleyiciyi bu -muhtemelen hiç ilgilenmediği- rekabette The Washington Post saflarında konumlandırmaya çabalıyor. Dünyada yer yerinden oynuyor, Vietnam’da sırf Amerika’nın siyasi iktidarını muhafaza etme çabası sebebiyle iki taraftan da çok büyük kayıplar verildiği ortaya çıkmış; ancak The Washington Post ifşa edilen skandalın baş aktörlerinden biri olana dek asıl mesele bir anlamda odak dışında (ki daha sonra da ne kadar odakta olduğu şüpheli) bırakılıyor. Yani Spielberg, bir gazetecilik filmi yapmaktan ziyade bir başarı hikayesi anlatmanın derdinde sanki.

Diğer düzlemde hükümet-basın ekseninde kurulan başat çatışma, yıllar içinde Beyaz Saray eşrafıyla iyi ilişkiler geliştirmiş olan gazetecilerin onları karşılarına alma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olmaları. Vitrinde Bradlee’nin Kennedy’yle olan kahkahalarla süslenmiş fotoğrafları, Graham’ın ABD savunma bakanı McNamara ile yediğinin içtiğinin ayrı gitmemesi var. Yani, filmin ilk aşamada kurduğu tansiyon devleti karşısına alan gazeteciler üzerinden değil. Bu düzlemde eşini, dostunu, kırk yıllık arkadaşını karşısına alan gazetecinin çelişkisine alan açıyor Spielberg.

Kay Graham aksında kurulan çatışma ise gazete patronunun yönetim kurulundaki erilliğe kendi varlığını kabul ettirememe halinden doğuyor. Graham’ın verdiği bütün kararların, attığı bütün adımların, sarf ettiği bütün sözlerin tetikleyicisi olarak sahibi olduğu gazetenin karar mekanizmasındaki iktidarsızlığı işaret ediliyor film tarafından. Buradan sözüm ona feminist bir söylem çıkarmaya çabalayan Spielberg, filmin finalinde Graham’a büyük bir saygıyla ve umutla bakan genç kadınlar görüntüsüyle yine epeyce ucuz ve konvansiyonlara uygun bir biçimde tamamlıyor bu aksı da. Graham’ın aldığı risk bile sürekli erkekler tarafından dile getiriliyor, hikayedeki önemi erkekler tarafından hatırlatıyor izleyene.

Film, gazeteler arasındaki dayanışmanın önemine, devletin baskısına karşı hep beraber bir arada durabilme meselesine ancak son düzlükte, The Washington Post belgeleri ele geçirip o esnada mahkemede davası görülen The New York Post’un önü kesildiğinde geliyor. Ofisin içine hapsolmuş gerçeklik ilk kez sokağa taşıyor, savaşa karşı eylemde olan Amerikan halkını ilk kez seçebiliyoruz belli belirsiz. “One, Two, Three, Four. We Don’t Want Your Stinkin’ War” (“Bir, İki, Üç, Dört. Kanlı Savaşınızı İstemiyoruz) sloganları eşliğinde, ortaya çıkan skandala karşı nasıl bir tepki verdiğini hiç bilmediğimiz eylemcilere çok uzak bir mesafeden bakabiliyoruz. Filmin bu esnada belli başlı tiplemeler üzerinden bize halen umursatmaya çabaladığı şey ise The New York Times’ın kibri ve The Washington Post’un vakurluğu… The Post’un The New York Times’ın skandalı ortaya çıkarma noktasındaki büyük emeğinin altını kazıyan, neredeyse küçümseyen, pek de önem atfetmeyen bir tavrı da var bütün bunların ışığında (Ki dönem incelendiğinde işin bu tarafı gerçeğe de uygun değil). Çünkü konvansiyonlara o kadar hapsolmuş ki, kendi kahramanlarının ‘başarılı’ olması için, diğerlerinin daha az önemli olmasına ihtiyacı var.

İfşa edilen 7000 sayfalık belgenin her satırından kir ve kan akıyor; ancak Spielberg filmin son perdesinde içerikle ilgilenmek yerine bu kez de belgeleri basıp basmamak üzerine kolay ve neticelendiğinde izleyende rahatlama hissi uyandıracak türden bir çatışma kurmayı yeterli görüyor. Filme göre belgeleri yayımlamayı doğru karar haline getiren en önemli unsurlardan biri, Amerika’nın evinden çok uzaklara, pek çoğu da ölüme uğurlanmış çocukları… Gazetecilik etraflılık gerektirir; fakat bu hikâyede Vietnam’a dair hiçbir şey yok. Zira mesele gerçekten kazanılabilecek bir savaşta komünizmle mücadele etmek olsaydı -belki de- Spielberg’ün filmi devlet çıkarlarıyla uzlaşabilirdi. The Post her hamlesiyle bunu düşündürüyor.

The Post’u izlerken akla sürekli şu soru düşüyor: “Bu filmi başka bir yönetmen yönetseydi ne olurdu?” Neyse ki cevabı kolay. Zaten Spielberg de filmin son saniyelerinde topu o ‘başka’ yönetmene paslıyor. Alan J. Pakula, Watergate skandalını sahadaki iki gazetecinin müthiş cesareti ve dayanışması merkezli anlattığı filmi All the President’s Men’de devletin ne olduğunu, nasıl çalıştığını ve gazetecinin misyonunu layıkıyla tanımlamıştı. All the President’s Men’de devlet, “The Post”ta olduğu gibi röntgenci bir kamerayla, Beyaz Saray perdelerinin arasından kendine az boyutlu bir beden devşirmiyordu. Pakula’nın filminde devlet aydınlıkta ve karanlıktaydı, yasal ve yasadışı olan her noktadaydı, her yerdeydi ve devletle mücadele etmek için bütün ezberlerin dışına çıkmak gerekiyordu. Spielberg The Post’ta ezberlerden vazgeçemiyor. Bağıra çağıra haklı olduğunda bile (“Gazetecilik yönetenlere değil yönetilenlere hizmet etmelidir”) Spielberg’in kafasındaki ideal Amerika’ya, ülkenin kurucu atalarına, Amerikan rüyasına pay biçiyor.

Gazetecilik modern çağın en zor mesleklerinden. Yasaların vatandaşları korumadığı noktada gazeteciler gerekirse devleti de karşısına alarak vatandaşları, ‘yönetilenleri’ korumakla yükümlü. The Post’un da basın özgürlüğüne atfettiği önem ortada. Hele ki şu çağda, hele ki biz de böyle bir ülkede yaşarken, filmle asgari müştereklerde buluşmak işten değil. Gelgelelim, The Post’un kendi meselesinin değerini azaltan pek çok tercihi ve manevrası var. Bundan bahsetmezsek de bizim gazeteciliğimiz eksik kalacak.

Kaan Karsan
twitter

***

Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Liz Hannah, Josh Singer
Oyuncular: Meryl Streep, Tom Hanks, Bob Odenkirk, Sarah Paulson
Yapım: ABD, 2017
Süre: 116’

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 5