The Lost City of Z (2016): Tutkusu Olmayan Bir Tutku, Yerlisi Olmayan Bir Amazonya Filmi

The Lost City of Z‘den bahsederken bence iki önemli filmi daha anmakta fayda var. Ama izninizle oraya sonra geleceğim…

İngiliz subay ve kaşif Percival Fawcett’in Amazonya’yı haritalandırmak için Bolivya ve Peru bölgelerinde çıktığı ve sonrasında kendisinin Z adını verdiği efsanevi şehri bulma saplantısına dönüşen yolculuklarının gerçek öyküsü, James Gray’in elinde eski usul bir Hollywood macera filmine dönüşmüş. Ve bunda hiçbir sorun yok. Babası alkol problemleri yüzünden kariyerini ve itibarını yerle bir ettiği için, bu miras Percy’nin ordu içinde yükselmesinin önünde de engel teşkil ediyor. Dolayısıyla coğrafya cemiyetinden ilk teklif geldiğinde, hamile karısını ve bu uzun yolculuktan döndüğünde kendisini tanımayacak olan küçük oğlunu bırakmayı kabul etmesinin tek sebebi omzuna takılacak apoletler. Çünkü rütbe hem soyadına bulaşmış lekeyi temizlemek hem de ailesine daha iyi bakabilmek demek.

Britanya Krallığının gayesiyse Güney Amerika’nın kauçuk kaynaklarından aslan payını kapabilmek, bölgede olası savaşlarda avantajlı pozisyon elde edebilmek, hatta o savaşları kışkırtmak. Ülkelerin sınırlarının harita üzerinde net bir şekilde tayin edilmesi bu yolda bir aşama, bir detay sadece. James Gray’in filmi bu mevzulara sadece temas etmekle yetiniyor. Meselenin kültürel tarafında, sömürgecilik kısmında da değil pek. Bütün bunlar kahraman odaklı sinemasına bir fon sadece. Nitelikli, aksiyon değil karakter odaklı bir kahraman filmine de hiçbirimizin itirazı olmaz. The Lost City of Z bunu bir noktaya kadar başarıyor. Seven  ve Evita gibi filmlerden herkesin hatırlayacağı Darius Khondji’ye seneler sonra yeniden Oscar adaylığı getirmesi pekala olası görüntü yönetimiyle çok şık bir film her şeyden önce. Özellikle finaldeki Amazon ormanı sekansı, sadece meşalelerle aydınlatılmış, etkileyici bir iş.

Percy’nin giderek ailesini bile ikinci plana atmasına sebep olan Amazonya tutkusu ve Z şehrini keşfetme takıntısı, bu tür bir obsesyon hikayesi, insanın aklına Zodiac gibi filmleri de getiren, heyecan verici bir malzeme aslında. Üç kişilik bir ekip olarak birkaç kez gerçekleştirdiği Amazon turları sırasında, artık ergenlik dönemine giren büyük oğlu Jack, kendilerini yok saydığını düşünerek Percy’ye uzun süre öfke besliyor. Filmin son bölümünde, artık yetişkinliğe adım atan Jack’in, son Amazonya turunda babası Percy’ye eşlik etmesi, onun heyecanını ve tutkusunu paylaşır hale gelmesi de James Gray’in anlatmayı seçtiği öyküyü çok güzel tamamlıyor. Filmin en güçlü kısmı da bu baba-oğul bloğu zaten. Keşke film en baştan daha bu ilişkiye odaklı ilerleseymiş diye bile düşünüyor insan.

Aslında eksikliğini duyduğumuz tek şey bu da değil. Hep o “tutku”dan bahsediyorum ya… Filmin en büyük eksiği o tutkuyu perdeye taşımakta yetersiz kalması. Bunda tek kabahat başrol oyuncusu Charlie Hunnam’da değil. Gerçi başta planlandığı ve duyurulduğu gibi rolü Benedict Cumberbatch oynasaydı belki bu sıkıntıdan bahsetmezdik, bilemiyorum ama senaryonun da bu yönde zayıf olduğu muhakkak. Percy’nin ilk yolculuğu, birkaç ciddi tehlike atlatılsa da hem filmin bütününde kapladığı yer hem de kahramanın gezdiği topraklarla kurduğu ilişkiyi tanımlamak açısından son derece düz. Dolayısıyla ülkesine artık hayatının hedefini ve en büyük hırsını bulmuş bir adam olarak döndüğüne bizi ikna etmiyor. Sonrasındaysa böyle bir çaba bile yok çünkü o tutkuyu tanımladığını düşünerek yoluna devam ediyor film.

Percy’nin ikinci yolculuğunu finanse eden, ekibe dahil olan ama ormanın zor koşullarına ayak uyduramayıp ekibe zarar verir hale gelen James Murray’le ilişkisi de filmin güzel işleyen bir aksı. Korkaklığını ve zayıflığını itiraf etmektense Percy’nin kariyerini bitirmeye, insanları ölümle karşı karşıya bırakmaya razı olan bu kibirli adam, filmin seyircide en güçlü duyguları harekete geçiren öğesi herhalde. Braveheart’tan hatırladığımız Angus Macfadyen tebriklerimizi hiç duymayacak ama neyse…

Filmin kadın oyuncusu, Percy’nin bağımsız ruhlu karısı Nina rolünde Sienna Miller ise yer aldığı birçok projede olduğu gibi yine destekten çok köstek maalesef. Senaryonun karakteri iki boyutlu hale getirebilmek gayretini kimse küçümseyemez elbette. Ama biraz da aktrisin muhtemel ödül potansiyelini yükseltmek için yazılmışa benzeyen birçok sahne öyküyü sekteye uğratıyor, filmin ritmini aksatır hale geliyor.

Percy’nin hırsının, tutkusunun perdede bir türlü vücut bulamaması bir meseleyse burada artık The Lost City of Z‘yi birlikte anacağım iki filme değinme vaktidir. Çünkü aynı coğrafya ve aynı mevzular üzerine bahsettiğim duyguları, hatta daha fazlasını perdeye taşımayı başarmış iki film mevcut sinema tarihinde. Kronolojik gidersek, Werner Herzog’dan başlamak uygun olur. Aguirre, Wrath of God belki birkaç yüzyıl öncesinde ama yine aynı topraklarda aynı altın şehrin arayışıyla (El Dorado) kendini kaybetmiş bir anti-kahramanı merkezine alıyordu. Bugün sinema dili bazı açılardan ilkel görünse de deliliğe dönüşen o saplantıyı belki de Herzog kadar güçlü bir şekilde kimse anlatamadı. Diğer örnekse çok daha yakın tarihli. Kolombiyalı sinemacı Ciro Guerra’nın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a da aday gösterilmiş olan 2015 tarihli pek şahane filmi Embrace of the Serpent tam da aynı yıllarda Amazonya’yı dolaşan iki ayrı kaşifin öyküsünü anlatıyordu. Ve The Lost City of Z‘nin de Herzog’un da yapmayı denemediği bir şeye kalkışıyordu. Ciro Guerra, Güney Amerikalı bir sinemacı olarak diğer tarafın öyküsünü de aktarıyordu bize. Sadece beyaz adamın kendi medeniyetini yeni yeni yaydığı bu coğrafyadaki yolculuğunu değil, yerlilerin bu süreçten nasıl etkilendiğini de anlatıyordu. James Gray’in sadece temas etmekle yetindiği kauçuk savaşlarının (kauçuğun o dönem bugünkü petrol kadar mühim ve değerli bir hammadde olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum) ve bölgedeki misyonerlik faaliyetlerinin oranın asıl sahiplerini, onların kadim medeniyetlerini nasıl tahribata uğrattığını da gözler önüne seriyordu. James Gray’in filmi, bölgede Hristiyanlığı yayma çabalarına, bu denli önemli bir mevzuya hiç girmiyor bile.

James Gray’in yaptığı, kahramanı Percy’nin yolculuğuna odaklanmak. Önemsiz ama haysiyetli bir macera filmiyle yetinmek. Eksiğine gediğine rağmen bunu bir ölçüde başarabildiği için fazla da hırpalamak istemiyoruz kendisini… Daha fazlasını, daha iyisini görmemiş olsak belki The Lost City of Z‘nin üzerimizde bıraktığı etki de daha güçlü olurdu.

Ali Ercivan
twitter

***

Türkçe Adı: Kayıp Şehir Z

Yönetmen: James Gray

Senaryo: James Gray, David Grann (roman)

Yapım: ABD, 2016

Oyuncular: Charlie Hunnam, Robert Pattinson, Sienna Miller

Süre: 141′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla