The Loneliest Planet (2011): Doğa, İnsan ve İnsan Doğası

Gulcin Kaya
Gulcin Kaya
15 Mart 2013

Julia Loktev’in iki senedir özenli bir suskunlukla festival festival kilometrelerce yol kateden bu üçüncü uzun metrajı, gerek teknik anlamda gerekse hikâye anlatıcılığı konusunda sınırları zorlayacak derecede, hatta takıntı seviyesinde titizlik gösteren bir sinemacının ürünü. Yönetmenin diğer iki filminde de karşılaştığımız ve üzerine çok düşünüldüğü her halinden belli olan ‘insan’ bu filmde gerçek anlamda başrolleri devralırken, ortaya çıkan sonuç pür bir sessizliğin içerisinde yaşanan günah ya da sevapları yargılamadan izleyicinin yorumuna bırakan bir hikâye.

Filmin oyuncu kadrosunda yalnızca üç oyuncunun karşımıza çıkması izleyeceğimiz şey hakkında pek çok ipucunu barındırıyor. The Loneliest Planet, başkarakterler Nica ve Alex’in evlilikleri öncesinde Kafkas Dağları’nın Gürcistan’daki uzantısına yaptıkları yolculuğun öyküsü; göz alıcılıktan uzak, ürkütücü bir doğa manzarası içerisinde hayat bulan bir yol hikâyesi. Bu yolculuk sırasında kendilerine eşlik eden tek şey ise, kiraladıkları bir rehber, yani bir yabancı. Bu yabancı diyarda kendi dillerini çatpat konuşabilen bu rehbere karşı koşulsuz bir güven duymak zorundalar. Böylece filmin anahtar okuması olan güven duygusu özellikle rehberle yaşanan diyaloglar sonrasında kendiliğinden çıkıyor. Ardından çift arasında patlak verecek olan travmatik olay ise temel çıkış noktasının güven kavramı olduğunu belirginleştiriyor. Ardından karakterlerin bilinç ve bilinçaltından dökülenler, Loktev’in tek derdinin insan ve canlı doğası olduğunu gösteriyor gibi.

loneliest planet

The Loneliest Planet’ın ilk elli dakikası, üç karakter arasında var olmaya çalışan bir iletişim; sonraki kısmı ise ilk bölümü yalanlar bir tavırla, söz konusu iletişim olduğunda dilin her daim yetersiz ve yanıltıcı olmaktan kurtulamayacağını önerir durumda. Her iki bölümün de söz bilirliği yaptığı tek konu da bu aslında. Kelimeler, yapay bir iletişim zorunluluğunun hissedildiği anlarda dillerden dökülürken, hiç susmayan ikincil sesler filmin çoğu anında başrolü üstleniyor. Rüzgâr, toprak, taş, su ya da nefes sesleri durak bilmeksizin milyar yıllık karakterlerini istikrarla sergilemeye özen gösterip oldukları gibi görünmeye devam ederken; bu doğal akışın içerisinde yapaylık yeteneği olan tek şey olan insan, farkında olmadan öz benliğini dışa vurmaya başlıyor. Ürkütücü doğa karşısında küçülen ve önemsizleşen her insan gibi Nica ve Alex için de çıktıkları bu yolculuk, başlarda kendilerini daha özgür daha hafif hissetmelerini sağlarken, filmin ortasında vuku bulan travmatik olay, insan mayasının derinlerinde yatan korku ve bencillik faktörlerini dışa vuruyor. Bu aydınlanma anına sebep olan tek şey ise doğa gerçeği oluyor. En saf haliyle konuklarını ağırlayan doğa, kendisine yabancılaşan insanın bilinçaltına yaptığı sinsi hamlelerle onu giydiği kimliğinden arındırıp en eski savaşı sessizce kazanmaya devam ediyor. Böylece bu yabancı diyardaki iki yabancı insan, hem kendilerine hem de birbirlerine itiraf edemedikleri gerçeklerle ansızın karşılaşıp, kaçma fırsatı bulamayacak acizlikte yakalanıyorlar. Değişmeyen tek şey ise iletişimi reddetme ve sessizliğe ayak uydurma ısrarı oluyor.

loneliest planet2

Julia Loktev’in belki dünyaya ve insana bakışında ağır basan kadına has içgüdüleri, karakterlerin ve hikâyenin ruhunu oluşturan şey. Bu kimilerine göre yanlı bir bakış açısı olarak değerlendirilebilir ancak filmin gerçekliğini bu ince ayrıntılara borçlu olduğu da bir gerçek. Loktev filminin 110 dakikalık süresi boyunca insanı gözlemlemeye ve yorumlamaya çalışırken; üzerine büyük bir özveriyle çalışıldığı her anında belli olan senaryosu, aynı özveriyle kotarılan teknik tercihlerle birleşip sıradan bir izlence olmanın ötesinde olmak istiyor. Ne var ki bu noktada tek dezavantajı kısa hikâyesinin ısrarlı ve takıntılı bir tavırla 110 dakika gibi iddialı bir sürece yayılması. Hal böyle olunca uzun süresi boyunca kendini sıkça tekrar etmekte beis görmeyen bir tutum ortaya çıkıyor. Böylece hali hazırda yavaş akan hikâyesi, kendini sık sık yineleyerek büyük bir riski göze almış oluyor. Bu seçimler yalnızca azami derecede hevesli ve disiplinli bir sinema seyircisinin kaldırabileceği ağırlıkta. Gerek hikâyenin minimal akışı, gerekse hikâye ve planların planlı bir şekilde yinelenmesi filme farklı beklentilerle giren izleyicinin sabrını zorlayabilecek tatta.

The Loneliest Planet büyük oranda, gerçek hayata daha yakın durması ve kurmaca olduğu gerçeğini sık sık unutturması açısından değerli bir yapıt. Bunu sağlayan; oluşturulan atmosferin ruhuna bir saniye bile aykırı davranmayan doğal oyunculukları, inandırıcılık sorularına mahal vermeyen diyalogları ve görüntü yönetimi faktörlerine çok şey borçlu. Bu sayede izlediğimiz şeyin kimi anlarda gerçek bir belgesel olduğu izlenimine kapılmamak işten bile değil.  Bu gerçeklik hissini yaratma aşamasındaki payı büyük olan Gael Garcia Bernal ve Hani Furstenberg’in şaşırtıcı doğallıktaki performansları ise ilgiyi en çok hak eden şey belki de.

 

Türkçe Adı: Yalnız Gezegen

Yönetmen: Julia Loktev

Senaryo: Julia Loktev, Tom Bissell (Kısa hikaye)

Yapım: Amerika, Almanya

Oyuncular: Gael García Bernal, Hani Furstenberg, Bidzina Gujabidze

Süre: 113′

***

gulcinnkaya@gmail.com

twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5