The Life Aquatic with Steve Zissou(2004): İhtiyar Adam ve Deniz

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
25 Kasım 2012

‘‘Kemiklerim kimin güvertesi
Su yuttum belki.
Yoğun karalardan çıktım
Sızlıyor keşiflerim.’’

Kesmeşeker’in İsmail şarkısının dizelerinden ‘bir kuple’, filmimizin has adamı Steve Zissou’ya dair(Bill Murray) bazı fikirler uyandırabilir. Ancak bu kadarının kafi olması mümkün değil; çünkü Zissou’nun gönül alemi adeta karaya vurmuş durumda. 50 yaşlarındaki bu belgeselci-okyanusbilimci; umursamazlık, bıkmışlık, boşvermişlik, vazgeçmişlik gibi hislerin seline kapılmış, hayatı ‘bitse de gitsek’ tadında yaşamaktadır. Ruh çağırma seansı sırasında meslektaşı Jacques Cousteau’nun ruhu yerine çıkagelmiş gibi duran bu adamın soyadının sonu ‘kafiye olsun diye değil’dir. Cousteau’nun farklı bir versiyonu olarak kabul edilebilecek Zissou’nun mesleki coşkusu kalmamış olsa da, tüm bunların dışında; açık denizleri, Belafonte adındaki keşif gemisini ve mürettebatını bir araç olarak kullanacağı tehlikeli bir amacı vardır. O da bir sefer esnasında en yakın arkadaşını yutarak öldürmüş Jaguar isimli köpek balığını avlamaktır. Bilimsel bir niteliği olmayan bu intikam arzusuna, kendisini fena halde kaptırmış, (abartıyor ve arttırıyorum) gözünü kan/kin bürümüştür.

Elbette Herman Melville’in Moby Dick romanı, ilk akla gelen bağlantılardan biri. Beyaz bir balina tarafından tek ayağı koparılan, hırslı ve öfkeli, kibirli Kaptan Ahab’ın; balina yakalamak uğruna hayatını ve hayatları kararttığı, bu karanlık ve şeytani yolculuk Life Aquatic with Steve Zissou(Steve Zissou ile Suda Yaşam) için bir nevi suyun kaldırma kuvvetidir: bu sayede film, su üstünde dengede kalıp, yüzebiliyor. Ancak Zissou ve Ahab karakterlerini birebir özdeşleştirmek de doğru olmaz. Çünkü ikisi de doğayla savaşma arzusuyla yola koyulmuş olsalar dahi, tercihleri/kararları farklı olur. Ayrıca Zissou’nun intikam alma isteği dışında, metnin başında da geçtiği üzere sakin ve rahat bir yapısı vardır. Bu yolculuğa çıkmadan evvel tanıştığı biri ise, süreç içerisinde; onun kendi etrafına çizdiği ve eşi Eleanor(Anjelica Huston) dahil kimseyi de yanına yaklaştırmadığı o boşvermişlik çemberini kırmasına vesile olacaktır. Çocukluğundan beri Zissou’yu büyük bir aşkla izleyerek/takip ederek büyümüş, mert, akıllı ama ‘düz adam’ hüviyetindeki genç pilot Ned Plimpton(Owen Wilson), Zissou’nun kalbinde yara olmuş mazisinden doğma olduğunu iddia eder. Özde ya da sözde babası Zissou’nun kendi tayfasına katılma teklifini memnun bir şaşkınlıkla kabul eder. Baba-oğul ilişkisi biraz tuhaf bir düzlemde devam etse de, ikisi de kendi adlarına yeni birer sayfa açtıkları ‘hayata dönüş operasyonu’nu başlatırlar. Gemide bulunan gazeteci, hamile kadın Jane(Cate Blanchett) ise, bu ikili arasındaki suyu az da olsa dalgalandırır ancak taşkınlara sebep olmaz. Bu noktada, filmin neslin devamına yönelik belirgin ve güçlü bir ilgisinden söz edilebilir. Zissou ve oğlu arasındaki ilişki, hamilelik ve yolculuğun sonundaki gala gecesinde, Zissou’nun kırmızı halıda yürürken Klaus’un(Willem Defoe) yeğenini omuzlarına alarak hayatla barışmış olduğunu göstermesi hep bu ilginin yansımalarıdır. Zissou’nun İtalya’dan başlatıp, İtalya’da sonlandırdığı seferi ise; ‘İthaka’ya Yolculuk’ temasını andırır bir biçimde, ona derin bir içsel boyut kazandırmış ve yaşattığı tecrübelerle onu adeta bilgeleştirmiştir.

Sualtı çekimleri, renk seçimleri ve genel anlamda görsel estetiği ile övgü alabilecek filmin müzik kullanımı konusundaki başarısına da ayrıca değinmek gerek. David Bowie klasiklerini Brezilyalı şarkıcı/söz yazarı Seu Jorge’ye Portekizce ve akustik şekilde söyletmek, bununla birlikte Iggy Pop, The Zombies, Devo, Scott Walker, Ennio Morricone gibi isimlerin eserlerini filmde kullanmak; yönetmen Wes Anderson’a yönelebilecek övgü dozajını biraz daha arttırıyor. Aynı zamanda; kalabalık bir oyuncu ekibini idare etme biçimiyle de her daim takdir edilmiş yönetmen, bu açıdan da layıkıyla kotardığı; dağılmış ve yoksullaşmış bir ailenin küllerinden doğmasını anlatan The Royal Tenenbaums(2001), tuhaf, absürt ve komik yol filmi The Darjeeling Limited(2007) ve çocukluk sanrılarına, yalnızlığına odaklanan Moonrise Kingdom(2012) gibi geniş kadrolu/kapsamlı işlerine bir yenisini daha ekliyor. The Life Aquatic with Steve Zissou filmine dönecek olursak, buradaki oyuncu kadrosunun kelimenin her iki anlamıyla da kaptanı, takımın yıldız oyuncusu Bill Murray’dir elbette. Futbolda kullanılan yaygın tabirle; Wes Anderson’ın adrese teslim muz ortasına voleyi çakan Murray, hocasının ve taraftarının ona olan güvenini bir kez daha boşa çıkarmıyor. Senaryosunu Noah Baumbach ile birlikte hazırladığı bu filmin haricinde, genelde yönetmenin eserlerinin yazım safhasında söz sahibi olan, üniversitede felsefe okurken tanıştığı kadim dostu Owen Wilson, yine yönetmenin favori aktrislerinden Anjelica Huston ve de Cate Blanchett filmde gösterişsiz, sade performanslar sergiliyorlar. Zissou’nun, oğlunu mürettebata dahil etmesini kıskanmış, sürekli bir rekabet duygusu içindeki geminin ikinci adamı Klaus rolündeki Willem Defoe ise filme kattıklarıyla hafızalarda ayrı bir yer ediniyor.

Yönetmene yahut filmin kendisine yöneltilen övgünün dozu bir yerde sınırlı kalıyor aslında. Çünkü filmin yaşam ve ölüm üzerine belli bir bakışı varsa bile, ciddi anlamda genel bir dert/özel bir mesaj içermediğini; yüzeyle iştigal edip, ‘sahte plastik ağaçları’ anımsattığını, derinlikli bir söyleme sahip olmadığını da özellikle eklemeliyim. Yine de, Wes Anderson filmografisindeki nadide parçalardan biri olarak adlandırılabilecek Life Aquatic with Steve Zissou; biraz hafif, biraz neşeli, biraz da ‘peruk gibi hüzünlü’, seyre değer bir yolculuk.

 

Salihcan Sezer

salihcanzer@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5