The Knick ve Yönetmenlik Dersi

Öncellikle böyle bir tartışma-fikir paylaşma alanı açtığı için İnan Temelkuran’a teşekkür ederim. Ayrıca buna The Knick ile başlaması bende ayrı bir heyecan yarattı. Dizi’nin hikayesine girmeden İnan’ın yazısında Soderbergh’in dizi’nin görsel/işitsel tasarımına dair irdelediği konulara farklı bir yorum getirmek istiyorum.

Öncellikle omuz kamerası Soderbergh’in kendi görüntü yönetmenlğine başladığı zamandan beri (Traffic) kullandığı ve ustalaştığı bir teknik. Soderbergh bu yönden kendine has bir teknik geliştirmiş ve bunu görsel imzası haline getirmiş bir yönetmen. Soderbergh’de omuz kamerasının sallantısı ise genelde çok hafif ve belli belirsizdir (özellikle son dönem Hollywood filmlerine kıyasla), sahnenin duygusuna göre zaman zaman artıp azalabilir. Bu tercihler, kamerayi hissetmekten ziyade bende bir gerçeklik, olaylara yakınlık hissi uyandiriyor. Adeta olayın içine sokuyor yönetmen seyirciyi. Her an her şeyin olabileceği duygusunu geçiriyor, tahmin yürütmenin mümkün olmadığı bir heyecan atmosferi yaratiyor.

Özellikle Mad Men veya Boardwalk Empire gibi son derece stilize, çok ince tasarlanmış dönem dizileri The Knick’in yanında biraz teatral kalıyor. O dizileri izlerken net bir şekilde hikayenın geçtiği dönemin çok farkında oluyoruz. Gerek Don Draper’in takım elbiselerinden, veya Nucky Thompson’un ofisinin tasarımdan adeta zaman içinde dondurulmuş bir tasarım izliyoruz. Soderbergh bunu tam tersine çevirmek istiyor bence. Bir dönem dizisi izlediğimizi unutturmak, bizi olayın içine çekmek istiyor yönetmen. Bana göre dahiyane olan müzik kullanımı buna fazlasıyla hizmet ediyor. Seksenler kokan o elektronik müziği (Martinez’in Drive’dan beri takıntısı sanırım) her duyduğumda tüylerim diken diken oluyor. Müzik konusunu üzerine bir tatışma için benden çok daha hakim besteci Barış Diri’nin yorumlarına bakabilirsiniz.

the_knick_1

Soderbergh gösterdiği ve bize rahatsız edici gelen detayları (fareler, pis sular vs.) gösterirken bence seyirciyi rahatsız etmeye çalışmiyor. Bu detayların gözümüze sokmuyor ve sömürmeye çalışmiyor. Aksine çok sıradanmış gibi çekiyor çünkü tabi 1900’ler başı New-York’unda bunlar son derece normal. Dizi’nin biraz karanlık olması da bence buraya çok bağlı. Soderbergh mümkün olduğu kadar döneme ve mekanlara uygun bir ışık tasarımı geliştirmiş. Bunu en güzel örneği yedinci bölümün sonunda peş peşe gelen iki sevişme sahnesinde görüyoruz. İlki hastaneye zar zor yeni çekilmiş elektrik sayesinde zayıf bir ampulun aydınlattığı bir bodrumda geçiyor. Döneme uygun ampulun dışında herhangi bir ışık kullanmamış yönetmen. İkinci sahne daha çarpıcı zira hemşire’nin evinde elektrik yok ve sahne sadece bir adet gaz lambasıyla aydınlatılmış. Bu sahneler, Kubrick’in Barry Lyndon filminde yaptığı gibi tarihsel bir gerçeklik peşinde koşarken çok çarpıcı bir estetik yakaliyor.

Öznel kamera kullanımları bence stil bütünlüğünü bozmak yerine onu derinleştiriyor ve yeri geldiğinde şaşırtabiliyor. Bu çok önemli ve şimdilik sadece The Knick’e has bir özellik. Bu durumu sağlayan belki de ilk defa bir yazar/yaratıcı dizisi değil de bir yönetmen dizisi izliyoruz. Diğer dizilerde her bölüm değişen yönetmenler bir stil bütünlüğü tutturabilmek için genellikle katı kurallar takip etme zorunda kaliyor diyebiliriz. Soderbergh ise bütün bölümleri kendisi yönettiği için bu durumu aşıp, riskler alıp anlatımını katmanlaştirma, zenginleştirme fırsatına sahip, ki tüm bunları da fazlasıyla kullaniyor.

the_knick_2

Genel görsel/işitsel seçimlerin ötesinde sahnelere daha mikro bir ölçekte bakınca Soderbergh’in bir yönetmenlik dersi verdiğini düşünüyorum. Sahneleme, kamera’nin yerini belirleme, kadrajlar konusunda tek bir fire vermiyor. Sahnelerin ciddi bir kısmı tek plan çekilmiş ancak yönetmen bunu hissetirmeden, hava atmadan yapiyor. Özellikle ikinci bölümünde hastaları kontrol ederken elektriğin gidip geldiği sahne çok karmaşık ve kalabalık olmasına karşın çok zekice tasarlanmış ve doktorun gittikçe tırmanan sinirini çok iyi veren bir tek plan. Aynı bağlamda özellikle televizyonda görmeye alışık olmadığımız bir yalınlıkla çekiyor Soderbergh. Yakından bakınca sahneler için ne kadar az plan çektiğini ve kesmeleri ne kadar doğru yerlerde yaptığını görebiliyoruz. Örnekleri çoğaltmak mümkün fakat çok uzatmayayım!

Belki de en şaşırtıcı durum ise aslında dizinin bütcesinin bir hayli kısıtlı olması ve her bölümün 7 günde çekilmesi… Soderbergh’in hem görüntü yönetmenliği hem kurgusunu yaptığı bir dizide böylesine jilet gibi keskin bir yönetmenlik sergilemesi ayrıca takdir edilesi.

İnan’a tekrar teşekkür eder, bu üretken tartışmaların devamının gelmesini dilerim.

Ramin Matin