The Knick ve Soderbergh’in Tercihleri

Biraz The Knick dizisinden bahsetmek istiyorum. Dizi tanıdık bir çerçeve. Hem dönem işi olması hem de değişik seviyedeki insanların, aynı binada birlikte aynı işi yapmaları söz konusu. Mad Men gibi yani. Biz onları bir süre iş üzerinde izleyip yavaştan özel hayatlarındaki sorunlarla da haşır neşir oluyoruz. Haliyle özel hayatlarındaki sorunların işlerini nasıl etkilediğini de görüyoruz. Yine böyle bir çerçeve var karşımızda.

Bu çerçeveye, 1900lerin başlarında, New York’un bir özel hastanesinde çalışanların hayatı diyelim kısaca. Dönem işi olduğu için, bugün hala gündemde olan konuların o günkü yansımalarını görüyoruz. Hastaları nasıl daha fazla hayatta tutabilirim, nasıl iyileştirebilirim diye düşünen doktor; hastane nasıl daha fazla para kazanır diye düşünen işletmeci; ben arada cukkayı nasıl indiririm diyen ambulans şoförü, ebe rahibenin gizli kürtajları ve ambulans şoförüyle olan olan karşılıklı kazanç ilişkisi vesaire… Ben burada size hikayeyi anlatmak istemiyorum. İzlersiniz. İzleyin bence. Dizinin yönetmeninin yaptığı seçimlere bakalım.

Dizi arada sırada gözümüzü ekrandan kaçıracak kadar natüralist. 20. yüzyılın başında ameliyatlardan, fare dövüşlerine, kürtajlardan, kokain şırıngalarına kadar ne nasıl yapılıyor açık açık gösteriyor. Kostüm ve dekorda bir renk cümbüşü yok. Hatta oldukça karanlık (low key) bir atmosfer var. Bize adeta “az sonra hiç de hoş olmayan şeyler izleyeceksiniz” diyen cinsten. Dönemim vahşetini, o koca şehirlerin kurulurken ne kadar insanın hayatına mal olduğunu, kostümüyle, dekoruyla, makyajıyla gayet güzel görüyoruz. Hastane sahibinin veya diğer zenginlerin evi, cilalı İngiliz ahşabı, çatal bıçaklar tabi ki gümüş ve tabi ki hizmetçiler siyah. Bu durumun günümüzde de pek farklı olduğunu sanmayın. İşçi sınıfı evleri ise, suyun sarı aktığı, bir banyoyu bir sürü insanın paylaştığı, hamam böceklerinin cirit attığı viraneler.

the_knick-2

Şahsen ben bu kadar özenli hazırlanmış dekoru daha sade, daha klasik bir çekim metoduyla izlemeyi tercih ederdim. Peki neden Soderbergh kamerayı genellikle omuzda tutmayı, dolayısıyla kamerayı hissedilir kılmayı tercih etmiş olabilir? Yakın plan kesmeleri her ne kadar klasik kurallara bağlı kalsa da zaten yeteri kadar tedirgin edici, hayatta kalmanın zor olduğu o ortamın bir de titreyen kameraya ihtiyacı yok diye düşünüyorum. Epey para harcandığı belli olan bu işte dekoru, dolayısıyla zamanın ruhunu, ben seyircinin daha yumuşak bir yöntemle algılamasını tercih ederdim. Bu işin bir bileşeni elbette.

Ancak müzikten anladığımız kadarıyla Soderbergh o tedirginliği, o bıçak sırtı hali boşuna yaratmıyor. Her şeyin bu kadar gerçekçi olduğu bir dizide, müzik kullanımı ilginç ve üzerine konuşmaya değer. Bazen ekrandan görünen bir aletten gelen bazen de mekanın kendi müziğini (bar, keşhane vs.) saymazsak benim çok rahatsız edici bulduğum bir müzik kullanımı var. Atonal, irrasyonel hem sokağın, hem de ana karakterin ruh halinin karmaşıklığını anlatan (eleman ayakta kalmak için baz kokain çakıyor sürekli) bir müzik var. Bu müzik kontra bir etki yaratıyor. Bu kontra etki belki Soderbergh’in yaratmak istediği yabancılaşma duygusu ile örtüşüyor. ABD seyircisi için oldukça riskli dolayısıyla da cesur bir seçim. Ben çok hoşlanmadım. Karanlığı, vahşeti, ana karakterin kalın çizgilerle çizilmiş belirli bir amacının olmaması zaten yeteri kadar Aristocu çerçeveden çıkartıyor. Dolayısıyla her ne kadar yabancılaştırma için elverişli olsa da ağır basan ve üzerine çok çalışıldığı belli olan dekora ve kostüme uyumsuz olduğunu düşünüyorum.

the_knick_2-2

Benzer bir durum ana çatışmalardan birinin tarafı olan siyah doktorumuzun kavga sahnesinde var ki öznel kamerayla balık gözünün karıştırıldığı, ekranın titrediği, vücuda takılan bir kameranın kullanıldığı bir sahne. Yine rasyonalitenin kaybolduğu, öfkenin öne çıktığı bir an. Alkollü, aşırı sinirli, ruh hali darmadağın bir karakterin içine girmek için yapılmış; John Frankenheimer’ın filmlerini hatırlatan (Seconds, The Manchurian Candidate) bir bölüm. Bunun dışında Dickensvari bir atmosferin devamlılığından söz edilebilir.

Burada stil bütünlüğü ile ilgili bir şey söylemek isterim. Örneğin Mad Men o kadar stilize bir dizidir ki, karakterleri sigara tutuşundan yürüyüş hızına kadar her şey Don Draper’ın sigara dumanıyla uyumludur. Bu bütünlüğün azıcık bozulur gibi olduğu, Don Draper’ı uyuşturucu kullandığı anlar vardır ki orada da stil bütünlüğü ışıkla ve olay hangi yılda geçiyorsa o yılın müziğiyle tekrar sağlanır. Yani bir nevi her yere sinmiş bir stil. The Knick dizisinde ise stilde belirli bütünlük varsa da sahnelerin kendi içlerinde farklı okumaları daha baskın. Sahneler bazında bütünlük daha göze çarpıcı. Yukarıda belirttiğim müzik kullanımı da bunun bir sonucu.

Anlatılabilecek bir sürü şey daha var (püriten İngiliz portreleri, pozitivizm ve sokağın karşıtlığı vs.) ama daha fazla uzatmayayım. Son olarak diğer yönetmen arkadaşlar da bu tür yazılar yazsa da keşke tartışsak diye düşündüğümü de belirtmeliyim.

 

İnan Temelkuran