The Knick Tartışmasına Ek Olarak…

Ramin Matin’e ve Barış Diri’ye topa girdikleri için teşekkürler. The Knick’ten yola çıkarak ve biraz daha yazarak konuşalım. Başkaları da gelsin lütfen.

Ramin Matin “kamerayı hissetmekten ziyade bende bir gerçeklik, olaylara yakınlık hissi uyandiriyor. Bu tercihler, Adeta olayın içine sokuyor yönetmen seyirciyi” demiş. Katılıyorum. Ama sanırım şöyle desek daha doğru olur. “İnandırıcılık”. 50lerden beri hareket eden kamerayı, heleki son yıllarda bir türlü yerinde durmayan kameranın artık bir inandırıcılık enstrümanına dönmüş olması üzerinde konuşulabilir bir şey. Soderbergh de bunu her filminde kullanıyor. Bizi olayın içine düşmüş bir sağa bir sola bakan, bazen gözünü bir detaydan ayırmayan, bazen birilerinin peşinden elinde bir cep telefonu kamerasıyla koşan biri haline getiriyor. Yani evet olayın içine giriyoruz. Bunu bileşenlerin (senaryo, oyunculuk) tamamıyla desteklediğiniz de artık karakterle kalbi aynı anda atan değil olayın vaka nüvisi oluyoruz sanki. Üzerine daha çok konuşulabilir.

the_knick_2

Burada Ramin Matin’in yazdığından ayrı olarak, ben teatral’in “gerçekçilik, inandırıcılık ” karşıtı olduğuna pek emin değilim. Hatta genellikle bu “kötü oyunculuk” anlamında kullanılıyor. Oyunculuğun nasıl olacağı da bir yönetmen tercihi. Peki neden böyle bir oyunculuk hakim? Çok derinde nedenler var. Sinemada sesin kullanılmaya başlanmasından, yeni gerçekçiliğe (kameranın sokağa çıkması diyelim, Cinecitta içinde olsa bile), Stanislawski’den, Actor Studio’ya (aslında Çin sinemasında daha önce varmış metod oyunculuğu), teknolojinin gelişmesiden, star sisteminin ölmesine, edebiyatın değişmesinden, şehirleşmeye, işçi sınıfının oluşmasına… Üzerinde konuşulmaya değer. Ama bütün bunlar olurken bir Fellini var. Olabilecek en teatral filmler belki de. Ve Gemi Gidiyor mesela. Oyunculuğundan dekoruna o filmler yapılırken kullanılan teknikleri ve nasıl işlediklerini unutmayalım. Yoksa sinema büyüsü kaybolur ve bu da sinemanın etkin bir sosyoloji-psikoloji aracı haline dönmesine yol açabilir. Yanlış anlaşılmasın, böyle filmleri sevmiyorum değil. Şöyle söyleyeyim daha iyi anlaşılır: Hangimiz Delicatessen filminden etkilenmedik? Ya da Macon Bebeği’nden yada Saura’nın Carmen’inden. Bir yerinden de olsa Atıf Yılmaz’ın Adı Vasfiye, Hayallerim Aşkım ve Sen de bu büyülü taraf vardı. Bütün bunları sadece o teatral kelimesinin bana düşündürdükleri olarak yazdım.

Mad Men deki stille ilgili olarak: Doğrudur, yönetmen işi değildir. Prodüktör-senarist işidir. Zaten bir sürü bölümünü de oyuncuların kendisi yönetir. Ancak burada şöyle bir güzellik ortaya çıkıyor. Eğer işini iyi bilen ve iyi yapan yapan her bölüm şefi (sanat, görüntü, ses, oyuncular) bir hedefe kilitlenirse ortaya Mad Men gibi bir iş de çıkabiliyor. Üç kadın yanyan asansörde turuncu, mavi ve yeşil elbiselerle durduğunda, yada dumanlı bir barda bir şarkı dinlediğimizde, beni kıskançlıktan delirten güzellikte anlar çıkıyor ortaya… Altında bir sürü imza olan anlar.

the_knick-2

Sanırım ben işin sanatı kadar zanaat kısmını da iyi yapan insanları görmek istiyorum. İşte o insanlar varsa, 7 günde Mad Men de, The Knick de çekersiniz. Fırsat verilse böyle insanlar var ülkede. Ama fırsatın zaman içermesi gerekiyor.

Barış Diri kısaca “bu manyaklığın, bu karmaşanın müziği nasıl olur ki” demiş. Hak veriyorum. Zaten ben de Martinez-Soderbergh’in tercihlerini, kafanın içindeki karışıklığı, uyuşturucu durumunu anlatan atonal elektronik müzikten yana kullandıklarını yazmıştım. Aynı şeyi Ferit Özgüner ve Harun İyicil ile birlikte Bornova Bornova’da yaptık. Pek de güzel oldu. İtiraf edeyim ilk bölümlerde başarılı bulmadığım uygulama özellikle 7. bölüme o kadar güzel uydu, o kadar yakıştı ki. Kaldı ki 7. Bölümde dizinin renk hakimiyeti de azıcık kırmızıya doğru kaydı. Sevişmeler vs… Ama başlarda o tansiyon henüz yokken hala o müziğin pek yakışmadığını düşünüyorum. Belki derece derece artırarak kullanım daha iyi olurdu. Bu da benim seçimim olsun.

Not: İlk yazıyı yazdığımda sadece 6 bölümü izlemiştim. Bir de bizim diziler hakkında böyle şeyler yazabileceğimiz günler gelsin. Ayfer Tunç Yazsın, Zeki Demirkubuz çeksin mesela….

İnan Temelkuran