The Killing of a Sacred Deer (2017): Baba ve Kutsal Piç

Yorgos Lanthimos sinemasının en büyük alametifarikası sıfırdan bir evren inşa edip izleyeni bu dünyaya ilk sahneden itibaren ikna etme becerisi. Yönetmenin elinde sinemanın yabancılaştırma araçları ilginç bir şekilde anlatının doğal unsuru haline geliyor. Bunun neticesinde de izleyici yönetmenin az sonra sunacağı oyunda en baştan teslim olmuş bir tavırla kuralları kabul ediyor. Zaten filmin kapısından içeri girmenin tek yolu da bu: İzleyen koltuğunda olabilecek en edilgen pozisyonu benimsemek.

Öncelikle farkındayız ki bu yeni ve pırıl pırıl dünyada karakterler beklentilerimizi karşılamayacak. Bu sebeple biz de zamanla onlara yatırım yapmamamız gerektiğini öğreneceğiz. Beklenmedik etkilere beklenmedik tepkiler verilecek, bu tepkiler daha da beklenmedik etkileri tetikleyecek, filmin kurallar kitabına her sahnede yeni satırlar eklenecek ve izleyici olarak bu durumu kabullendikçe (anlatının ışıkları daha da loş hale geldikçe) resmi görmekte daha da zorlanacağız. İzleyiciye film üzerinde kontrol sahibi olmaktan bu denli vazgeçirebilen, üstelik bunu eforsuz bir şekilde yapan, bir sinema kurabilmek kolay iş değil doğrusu. Yönetmenin bu tip anlatıda kısa sürede markalaşması filmlerinin alışık olmadığımız türden dehayı müjdeleyen bu atmosferik tutarlılığından mütevellit zaten.

The Killing of a Sacred Deer, biyolojik bir düzleme oturmayan bir baba-oğul ilişkisini çizerek başlıyor. Baba sahiplenmenin, oğluna varlığını hissettirmenin derdinde. Oğul da dahil olmanın, orada olmanın, kabullenilmenin… Farklı sınıflara mensup bu iki karakteri bir arada tutan bir şey olmalı, seyircinin kafasında salınıp duran sorunun kaynağı bu çatışmada. Bu ilişkiye dair akıl yürütürken ilk aşamada ezberlerden faydalanmak şart: Her şeyin arkasında bir tür çocuk tacizi meselesi mi var? Doktor olan baba, güç kullanıp hastasını elde etmenin derdinde mi yoksa? Ya da bir acıma duygusu mu bu, çocuğun biyolojik olarak var olmayan babasının yerini vicdani bir dürtüyle doldurma güdüsü mü? Bu tip soruların yarattığı meşguliyet elbette ki kalıcı olmuyor Lanthimos’un filminde. Yönetmen kısa süre sonra babanın gerçek ailesiyle tanıştırıyor bizleri. Sonra da babanın cinselliğe ve biyolojik çocuklarına karşı yaklaşımı üzerinden mesleki gücüne ve aile algısına dair yanlış ipuçları veriyor. Karakterler ve onların durduğu yere göre yeniden üretilen seyirci konumu üzerinden filmin temsil ettikleri saniyeden saniyeye şekil değiştiriyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunun hiçbir önemi kalmıyor.

Dışarıdaki çocuğun aileye zorunlu dahliyle beraber filmin başında kurulan sorular ansızın ortadan kayboluyor. Zira anlaşılıyor ki “Piç”in iktidarı söz konusu bu denklemde. İktidarı oldukça metafiziksel bir dokunuşa sahip, kurgusallığın farkında, bildiğimiz dünyaya ait olmayan bir kudretten geliyor. Yüzeydeki hikâyeyi o ana kadar bütün gücüyle cilalayan ve elinde tutmaya çabalayan baba figürü, anca fark ediyor ki, kendi hikayesinin edilgeni. Öykü içerisindeki pozisyonu, hikâyeyi algısal kontrolü altına alamayan izleyici pozisyonuyla epeyce benzeşiyor. Müdahil olan çocuk da bütün parametreleri tahakkümü altına alan, seyircisini bir tür zorunluluk paradigmasına hapseden, yeni beklentilerin oluşmasını engelleyen bir güce, bir anlamda bir yönetmen iktidarına, Lanthimos’un bu dünyayı kurarken sahip olduğu türden yüceliğe sahip. Bu bağlamda The Killing of a Sacred Deer, kedi-fare oyununu tersine çeviriyor, şablonunu bildiğimiz bir öykünün negatifini bahşediyor bizlere.

Bu post-modern dünyada hiçbir şeyin fonksiyonel olmaması Lanthimos’un odak noktası. Kapalı kapılar ardında işlemeyen bir evlilik var zira apaçık Eyes Wide Shut referanslarıyla insani değil, sınıfsal, güce dayalı bir var olma çabası mevcut. Yatak odasının içerisinde erkeklik, doktorun mesleki varlığı üzerinden, mesela anestezi metaforuyla iktidarını kuruyor. Doktor, eşinin hem evin içerisindeki hem de sosyal hayatı varlığını kullanarak kendi konumunu muhafaza etmenin derdinde. Ailesi de sandığı gibi işler halde değil; sakil rol paylaşımları üzerinden dengede duruyor. Dışarıdan gelen bir müdahaleye karşı fena halde savunmsız ve zavallı, ki burada da apaçık Teorema referansları mevcut. Doktor, ailesinin normalliğiyle ötekinin tehdit anomalisini savuşturmaya çabalıyor. Gelgelelim bu noktada da onu kapalı kapılar ardında röntgenlemiş olan izleyici hiçbir hamlesine, özellikle de vicdani muhasebesine ikna değil.

‘Kibarlığı’ sonuçsuz kalan baba, işler karışıp da piçine karşı fiziksel şiddet uygulamayı seçtiğinde de Funny Games’vari bir sonuçsuzluk giriyor devreye. Şiddet yine kaçınılmaz bir şekilde karakterlerin işlevsel olan tek uzvu.  Ezilmekten yılıp ‘üst’üne saldıran ‘piç’in elinde bu kez maruz kaldığı şiddeti ‘geriye sarıp’ yok kılma kudreti yok belki ama sahip olduğu metafiziksel güçle yıldırmayı başarıyor intikam nesnesini. Vicdanını reddettiği baba figürünü bir tür seçim yapmaya itiyor. İkisinin eşitlenmesi için sözüm ona pişmanlıklar işe yaramayacak, bu aileden birinin eksilmesi gerek. Baba da bu noktada maskesini düşürüyor ve ailesinden kimin yaşamayı daha az hak ettiğini düşünmeye başlıyor. Bu aileyi bugüne kadar bir arada tutmuş olan zoraki dikişler birer birer atmaya başlıyor. En nihayetinde gözünü kapayıp bir tüfeği rastgele ateşlediği anda, izleyici babanın etrafını görmediğine inanmayacak bir pozisyonda artık.

Lanthimos’un yeni dünyası tıpkı zaman aktıkça sahip olduğu dünya üzerindeki hakimiyetini yitiren başkarakterinin iktidar alanı olan bir hastane gibi, tertemiz, gıcır gıcır, steril, pirüpak. Yakından bakınca ise onu içten içe ele geçiren bir kansere, sıktıkça irini dışarı fışkıran bir irine teslim gibi mahkûm, kirli ve zavallı. The Killing of a Sacred Deer’ın bütün o aidiyetsiz groteskliğine rağmen içinde yaşadığımız dünyanın kırpılmış, minimalize edilmiş bir varyasyonunu portrelediğini söyleyebiliriz. Bir kimlikmiş gibi taşınan maskeleri gerekirse şiddete teşne bir tavırla parçalamayı öğütleyen bir film olduğunu dahi iddia edebiliriz hatta. Kimi zaman fikrine yeni kapılar açmayan kara mizahını fazla tekrarladığı, meramının altını fazla çizdiğini ve bu sebeple altını kazıdığını ifade etmek de mümkün; ancak Lanthimos’un tavizsizliği, oyunbazlığı ve dünyayı başka bir aynadan görme suretindeki tutarlılığı bir kez daha göz kamaştırıcı. En çok normallik atfettiğimiz mefhumların çatısı altında saklandığımız bu çağda bununla ilgilenen bir filme karşı kayıtsız kalmamız çok zor.

Kaan Karsan
twitter

***

Türkçe Adı: Kutsal Geyiğin Ölümü
Yönetmen
Yorgos Lanthimos
Senaryo: Yorgos Lanthimos, Efthymis Filippou
Oyuncular: Colin Farrell, Barry Keoghan, Nicole Kidman, Alicia Silverstone
Yapım: İngiltere, İrlanda, ABD, 2017
Süre: 121’

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 5