The Help (2011): Tribünlere Oynanan Film

Kaan Karsan
Kaan Karsan
11 Şubat 2012

Şunu çok iyi biliyoruz ki, ırkçılık konusu etkili ve kolay bir duygusal damar yakalamak için hiç şüphesiz biçilmiş kaftan. Zira arka planında hümanizmin kanını donduran bir acı taşıyan ırkçılık belası, ‘modern’ dünya sırtını ne kadar modern kelimesinin kapsamına yaslasa da, başımızdan eksik olmuyor ve her toplumda farklı kimliklerde kendini gösteriyor. Her sanat dalı gibi hayattan ve insandan yola çıkan yedinci sanatta da ırkçılık meselesi sık sık karşımıza çıkıyor. Mississippi Burning’den American History X’e; Crash’ten The Color Purple’a; Caché’den To Kill a Mockingbird’e kadar birçok filmle bugüne değin vicdanımızı titreten ve artık kendi sinemasal külliyatını oluşturan “biz ve öteki” mevzusu, The Help ile yeniden sinema perdesinde.

Mevzubahis konuyu bütün diğer kavramlardan ve isimlerden arındırıp ırkçılık karşıtı filmler denizinde kolaylıkla bulabileceğimiz bir yerde konumlandırmaya çabalarsak, The Help’i koyacağımız yer Spielberg eseri The Color Purple’ın hemen yanı. Çünkü The Help de, tıpkı The Color Purple gibi Afro-Amerikan ırkın, ırksal hiyerarşinin olduğu bir ortamda yaşadığı sıkıntıları anlatıyor ve bununla da yetinmeyip filmi bir kadın filmi hüviyetine büründürüyor. Lakin bu kez perdede Whoopi Goldberg’in The Color Purple’daki tekil kompozisyonuna yüklenen, genelde tek karaktere odaklanan bir filmden ziyade, çok oyunculu ve birçok karakteri merkezine alan bir eser var.

1960’lı yılların Mississippi’sinde, farklı renk düşmanlığının yaralayıcı bir şekilde yaşandığı ve beraberinde köleliği getirdiği bir çevredeyiz. “Toplumsal baskı” ya da daha özel ve isabetli adıyla “mahalle baskısı” herkesin bildiği doğrular ve kabul ettiği yanlışlar üzerinde egemen vaziyette. İnsanlar maddi ve manevi vaziyetlerine göre acımasız bir şekilde kategorize edilmişler. Hatta statüye dayalı bir biçimde kullanıma sunulan bu hiyerarşinin hem zengin hem de fakir üzerinde olumsuz tesirleri var. Böyle bir toplum yapısında, yazar olma hevesindeki, yeni mezun ve kendini geliştirebilmiş bir genç kızın toplum tarafından silikleştirilen ırkçılık gerçeğini kavramasından ve ötelenen insanlara dair bir farkındalık yaratmayı amaçlamasından hareketle, kasabanın otonom bir tavırla meşrulaştırılan suçları üzerinden bir yolculuğa çıkıp dönemsel ve bölgesel bir ırkçılık ayıbının karanlık portresini gözlemliyoruz.

Bu aşamada filmin yapısını “verilenler”, “istenenler” ve “sonuç” olarak üç başlıkta incelememizde hiçbir sakınca yok. Zira yönetmen Tate Taylor, iyi bir zanaatkarlık ile hesaplanmış, formülüne uygun bir film çekmeye soyunuyor. Taylor’ın elinde her türlü duygusal patlamayı içerisinde barındıran, yoğun bir roman ve her biri birbirinden başarılı yarım düzine oyuncu var. Verilenler bunlar. İstenenler, ırkçılık gerçeğinin anlaşılır ve yüzeyden bir yaklaşımla incelenmesi; oyuncuların karakterlerine kendilerini kaptırıp bu hassas konuyu elden geldiğince içselleştirmeleri; ve elbette ki mümkünse seyirciye bahşedilecek birkaç damla gözyaşı… Geriye kalan “sonuç” bölümü ise yazının geri kalanını oluşturuyor.

Bu kadar formülize edilmiş bir yöntemle, dibine kadar eski usûl bir film çeken Tate Taylor’ın filmin seyircilerce çok beğenildiği Birleşik Devletler’e bu denli samimi gelmesi aslında hiç şaşırtıcı değil. Filmin ilk elden yoğun bir şekilde yapmaya çalıştığı şey bu çünkü: “samimi görünmek”. İçerisinde hatırı sayılır bir mizah barındıran ve ırkçılığı vicdanı ezmeden ama titreterek sonuca varan bir tavırla gösteren bir film olan The Help, bu denli basit yöntemlerle işin ajitasyon yönünü törpüleyebileceğini sanıyor.  Halbuki bu kez de, fazlasıyla tribünlere oynayan ve ırkçılığa alabildiğine popülist bir tavırla yönelen bir filme dönüşüyor. Gerçek insan hikayeleri kalıbından çıkardığı tüm öyküleri, ‘kalabalık sevindirici’ boyuta indirgeyen film, ırkçılık konusunun yakınlarında bir yerde uyuyakalıyor.

Sinemanın deneyle ileri gittiği malum iken, birçok yönetmenin bundan kırk yıl önce bile ‘antika’ olarak niteleyebileceği bir üslup ile sözde “eli-yüzü düzgün” bir film çıkarmış ortaya yönetmen Tate Taylor. Filmin yaratıcılık anlamında hiçbir atılımı olmayan anlatı yapısı, sinemanın yeni basamaklar çıkması gerektiği yerde aşağı doğru indiğini işaret etmesi açısından tam bir eziyete evriliyor. Hele işi gözlerimizi nemlendirecek boyutlara taşımak uğruna, hikayeye bir türlü sağlıklı bir biçimde eklemlenemeyen karikatürlerle ucuzlaştırmak iyice rahatsız edici. Örneğin, Bryce Dallas Howard’ın canlandırdığı karakter saf kötücüllüğü temsil ederek inandırıcılıktan uzaklaşırken Emma Stone’un karakteri aynı toplum yapısının ürünü olmasına rağmen diğerlerine göre olağanüstü seviyede iyi huylu. Tek sürprizi biçemsel muhafazakarlığı olan bir filmden daha fazlasını beklemek de ne kadar doğru, bu da elbette ki bir tartışma konusu.

Kabul, karşımızda özellikle Jessica Chastain, Octavia Spencer başta olmak üzere tüm kadronun incelikli ve kalıba uygun oyunculuk performansları var. Hatta dönemsel atmosferi iyi bir prodüksiyon çalışmasıyla güzelce yaratan ve teknik seviyede sınıfta kalmayan bir film var. Lakin öykü ve anlatım, işte burada da büyük bir problem var. Mantıklı düşünebilen her insanın bildiği “ırkçılık kötüdür” yargısı üzerine tek bir tuğla eklemeyen, mevzuyla ilgili yeni sözler söyleyebileceği her an tembel davranan ve engebesizliğiyle hem sıkıcı ve hem de yüzeysel olan The Help’i sırf bize bir şeyler hissettirdi diye övmenin yeri ve yurdu yok. Hele geçmişteki bu büyük suçları sözde hümanist temelde ise popülist bir söylemle basite indirgemek, gerçekten hiç samimi değil.

 

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5